Anasayfa   İletişim  
Reklam  
   
 
 
   
Google
   
   
    
 
 

 
 
 
 
 

    YUNANİSTAN


    COĞRAFYA

    Koordinatlar:

    39 00 K , 22 00 D

    Yüzölçümü:

    Toplam: 131,940 km 2
    deniz: 1,140 km 2
    kara: 130,800 km 2

    Kara Sınırları:

    Toplam: 1,228 km
    sınır komşuları: Arnavutluk 282 km, Bulgaristan 494 km, Türkiye 206 km, Makedonya 246 km

     

    Deniz Sınırları:

    13,676 km

    İklim:

    Ilıman iklim; yumuşak ve yağışlı kışlar; sıcak, kuru yazlar

    Yeryüzü Şekilleri:

    Dağlar denize doğru yayılmıştır. Yarım adaları ve adaları bulunur

    Rakım:

    En alçak nokta: Akdeniz 0 m
    En yüksek nokta: Mount Olympus 2,917 m

    Doğal Kaynaklar:

    Boksit, linyit, petrol, mermer

    Arazi Yapısı:

    Tarıma uygun: 22%
    Kalıcı ekinler: 9%
    diğer: 69% (1998 tahmini)

    Doğal Tehlikeler:

    Şiddetli depremler

    HALK

    Nüfus:

    10,645,343 (Temmuz 2002 tahmini)

    Yaş Dağılımı:

    0-14 yaş: 14.8% (erkek 814,605; kadın 765,613)
    15-64 yaş: 67.1% (erkek 3,579,945; kadın 3,564,068)
    65 yaş ve üzeri: 18.1% (erkek 851,087; kadın 1,070,025) (2002 tahmini)

     

     

    Nüfus Büyüme Hızı:

    0.2% (2002 tahmini )

    Doğum Oranı:

    9.82 doğum/1,000 nüfus (2002 tahmini)

    Ölüm Oranı:

    9.79 ölüm/1,000 nüfus (2002 tahmini)

    Net Göç Oranı:

    1.96 göçmen/1,000 nüfus (2002 tahmini )

    Yaşam Ortalaması:

    Toplam nüfus:78.74 yıl
    kadın: 81.48 yıl
    erkek: 76.17 yıl (2002 tahmini )

    Etnik Gruplar:

    Yunan 98%, diğerleri 2%

    Dinler:

    Yunan Ortodoks 98%, Müslüman 1.3%, diğerleri 0.7%

    Okur-Yazarlık:

    Tanım: 15 yaş ve üstü okur-yazar
    erkek: 98.5%
    kadın: 96%
    toplam nüfus: 97% (1989)

    HÜKÜMET

    Ülkenin Adı:

    Yunanistan Cumhuriyeti

    Başkenti:

    Atina

    Yönetim Şekli:

    Parlamenter Cumhuriyet

    Yerel Bölünme:

    51 bölge ve 1 özerk bölge*; Agion Oros* (Mt. Athos), Achaia, Aitolia kai Akarmania, Argolis, Arkadia, Arta, Attiki, Chalkidiki, Chanion, Chios, Dodekanisos, Drama, Evros, Evrytania, Evvoia, Florina, Fokidos, Fthiotis, Grevena, Ileia, Imathia, Ioannina, Irakleion, Karditsa, Kastoria, Kavala, Kefallinia, Kerkyra, Kilkis, Korinthia, Kozani, Kyklades, Lakonia, Larisa, Lasithi, Lefkas, Lesvos, Magnisia, Messinia, Pella, Pieria, Preveza, Rethynnis, Rodopi, Samos, Serrai, Thesprotia, Thessaloniki, Trikala, Voiotia, Xanthi, Zakynthos

     

    Bağımsızlık:

    1829

    Milli Bayram:

    Bağımsızlık Günü, 25 Mart (1821)

    Anayasa:

    11 Haziran 1975; Mart 1986 ve Nisan 2001'de düzeltmeler yapıldı.

    Uluslararası Organizasyon

    Katılımları:

    Australia Group, BIS, BSEC, CCC, CE, CERN, EAPC, EBRD, ECE, EIB, EMU, EU, FAO, G- 6, IAEA, IBRD, ICAO, ICC, ICFTU, ICRM, IDA, IEA, IFAD, IFC, IFRCS, IHO, ILO, IMF, IMO, Interpol, IOC, IOM, ISO, ITU, MINURSO, NAM (misafir), NATO, NEA, NSG, OAS (gözlemci), OECD, OPCW, OSCE, PCA, UN, UNCTAD, UNESCO, UNHCR, UNIDO, UNIKOM, UNMEE, UNMIBH, UNMIK, UNOMIG, UPU, WEU, WFTU, WHO, WIPO, WMO, WToO, WTrO, ZC

     

    Türkiye'deki D iplomatik Temsilciliği:

    Adres

    Zia Ür-Rahman Cad. No:9-11  G.O.P. - ANKARA

    Telefon

    ( +90 312 ) 436 88 60 - 436 88 62

    Faks

    ( +90 312 ) 446 31 91 

    Türkiye'nin Yunanistan' da ki Diplomatik Temsilciliği:

    Adres

    8, VASSILEOS GHEORGIOU B STR. 10674 ATHENS

    Telefon

    (30-1) 724 59 15 -724 59 16 - 721 36 59

    Faks

    (30-1) 722 95 97

    Teleks

    (0601) 2144 98 TURK-GR

    E-mail

    turkembgr@hol.gr

    EKONOMİ

    GSMH:

    Satın alma gücü paritesi - $ 189.7 milyar (2001 tahmini)

    GSMH – reel büyüme hızı:

    3.7% ( 2001 tahmini )

    GSMH – kişi başına:

    Satın alma gücü paritesi - $ 17,900 (2001 tahmini)

    GSMH – sektörlere dağılım:

    tarım: 8.3%
    endüstri: 27.3%
    hizmet: 64.4% (2001 tahmini)

    Yoksulluk Sınırı Altındaki Halk:

    Enflasyon Oranı

    (Tüketici fiyatları):

    3.4% ( 2001 tahmini)

    İş Gücü:

    4.32 milyon kişi (1999 tahmini)

    İş Gücü – sektörlere dağılım:

    Endüstri 21%, tarım 20%, hizmet 59% (2000 tahmini)

    İşsizlik Oranı:

    11% (2001 tahmini)

    Endüstriler:

    Turizm, yiyecek, tütün ürünleri, tekstil ürünleri, kimyasal ürünler, metal ürünleri, madencilik, petrol

    Tarım ve hayvancılık- ürünler:

    Buğday, mısır, arpa, şeker pancarı, zeytin, domates, şarap, tütün, patates; sığır eti, süt ürünleri

    İhracat:

    $12.5 milyar (2001 tahmini)

    İhracat - mallar:

    Yiyecek ve içecek, petrol ürünleri, kimyasal ürünler, tekstil ürünleri

    İhracat Yaptığı Ülkeler:

    EU 44% (Almanya 12%, İtalya 9%, İngiltere 6%), US 5% (2000)

     

    İthalat:

    $30.3 milyar (2001 tahmini)

    Halat - mallar:

    Makine, taşıma araçları, yakıt, kimyasal ürünler

    İthalat Yaptığı Ülkeler:

    EU 59% (Almanya 13%, İtalya 13%, Fransa 7%, Hollanda 6%, İngiltere 5%), US 3% (2000)

     

    Dış Borç:

    $57 milyar (2000 tahmini )

    Para Birimi:

    Euro (EUR), Yunanistan Drahmi

    Döviz Paritesi:

    1 US-380.21 Yunanistan Drahmi (Aralık 2000)

    ULAŞIM

    Demiryolları:

    2,571 km

    Otoyollar:

    Toplam:117,000 km
    asfaltlı: 107,406 km
    stabilize: 9,594 km (2000)

    Limanlar:

    Alexandroupolis, Elefsis, Irakleion (Crete), Kavala, Kerkyra, Chalkis, Igoumenitsa, Lavrion, Patrai, Peiraiefs (Piraeus), Thessaloniki, Volos

     

    Havaalanları:

    79 (2001), (65 asfaltlı, 14 stabilize)

    Helikopter Alanları:

    4 (2001)

     

  • Türk-Yunan İlişkileri - http://www.geocities.com/turkishgreek
  • Türk Yunan ilişkileri, güncel sorunlar ilişkileri etkileyen temel faktörler üzerine akademik, bilimsel incelemeler, Ege Denizi''''ne ilişkin sorunlar, Kıbrıs, Batı Trakya Türkleri, Patrikhane, AB''''ye giriş süreci ve ikili diğer sorunların tarihsel süreç içerisinde ele alındığı site.

------- İşhayatı ve Ekonomi

--------İşhayatı ve Ekonomi-Ülke Raporları

--------Mübadele

--------Dil

--------Onikiada

--------Yiyecek-İçecek

--------Yayınlar

YUNAN i. [İsim tamlamalarında] Yunanlılara ait, Yunanlılarla ilgili: Yunan tarihi.
— Tar. Yunan isyanı, Yunanistan’ın bağımsızlık elde etmesi için Etniki* Eterya cemiyetinin başlattığı isyan hareketi. (Yunanistan’ın bağımsızlığının tanındığı Edirne* antlaşmasıyla sonuçlandı [1829]).
— ANSiKL. Mim. Yunan evleri, ilk Yunan evleri megaron tipindedir. Bunların en iyi örnekleri Dimini ve Sesklo kültürlerine ait yerleşmelerde görülür. Yunan geometrik çağında ise evler kamıştan yapılır ve üzerleri balçıkla sıvanırdı. Bu sıva üzeri geometrik motiflerle bezenirdi. Smirna’da (İzmir-Bayraklı) yapılan kazılarda planları oval, dikdörtgen v.b. tür evler ortaya çıkarıldı. Daha sonraki devirlerde kerpiç evler inşa edilmeye başlandı ve evlerde oda sayısı arttı; ayrıca çift katlı yapıldılar. Bazı evlerin ise yanlarında hayvanların konulduğu bölmeler vardı. Evlerin içleri ise çok sade döşenirdi.
YUNANCA i. (Yunan’dan Yunan-ca). Yunanlıların konuştuğu dil.
— ANSiKL. Leng. Eski dil. Yunanca, Hint-Avrupa dil ailesine girer. Yunanca, kelime hazinesi morfoloji (isim ve fiil çekimi, ahenk vurgusu) fonetik nitelikler bakımından ortak özellikler gösteren birçok lehçe aracılığıyla bilinir: bu farklılaşma dilbilimcilerin Ortak Yunanca adını verdikleri başlangıçta tek bir dilin bulunduğu tezini güçlendirir (karşılaştırma metoduyla bu Ortak Yunanca’ya varılabilir). Ortak Yunanca morfoloji yönünden İtalyan-kelt ve Ermenice öbeklerine yakındır; ayrıca Hint-İran öbeği dillerine de benzer. Ortak Yunanca, bugün henüz bilinmeyen, helenöncesi Akdeniz dillerinden birinden birçok kelime aktarmıştır; Yunanca alt tabakası olan bu Akdeniz dilinin izlerine yer isimlerinde rastlanır (meselâ -nthos, -ssos ile biten kelimeler). Yunanca’nın Ege havzasına yayıldığı dönemi tespit güçtür: yeni buluşlar (1953) mykenai dilinin (M. Ö. XV.-XII. yy.) bir Yunanca lehçesi olduğunu ortaya koydu. Daha eski Girit yazıtlarını çözmek için yapılan bir deneme sonucunda ise yazıtlardaki dilin Hititçe’ye benzediği görüldü.
Lehçelerle edebiyat dillerini karıştırmamak gerekir: edebiyat dilleri (Homeros, Pindaros v.d.nin dili) yapma bir dildir ve birçok lehçenin karışımından meydana gelir; lehçeler ise gerçek konuşma dilleridir ve taşlar üstüne yazılmış resmî belgeler aracılığıyla bilinir. Şu halde Yunanca lehçeleri gösteren haritayı çizmek için edebiyat metinleri yerine yerel yazıtların incelenmesini temel almak gerekir. Yunanca tarihî ve coğrafî sebeplerle lehçelere ayrılmıştır. Büyük lehçe aileleri M. Ö. XV.-IX. yy. arasında Ege çevresini istilâ eden halkların katkılarını ortaya koyar: (aka lehçesi, ionia lehçesi, aiolis lehçesi, dor lehçesi ve kuzeybatı lehçeleri).
Her şehri kendi içine kapanık olarak yaşayan bir ülkede her lehçe kendine göre değişir: meselâ dor lehçeleri arasında lakonia lehçesi, Rodos ve kyrene lehçelerinden çok farklıdır.
Atina’nın kültür alanındaki üstünlüğü, attike lehçesinin Yunan nesrinin başlıca dili haline gelmesine yol açtı; sonra, Makedonya monarşisi altında Yunan birliği sağlanınca attike lehçesi arılığını yitirerek ve ionia lehçesi özelliklerini aktararak sözdizimi ve morfoloji yönünden sadeleşti. İskender’in fethettiği ülkelerde ortak lehçe (veya koine) Helenistik monarşilerden ise resmî dil haline geldi. Bazı arıtmacıların (attike’ciler) II. ve III. yy.daki karşı çıkışlarına rağmen koine*, Roma devri Yunan nesircileri tarafından kullanıldı.
• Hıristiyan Yunancası. Hıristiyan Yunancası, Helenistik dönemde (M. Ö. III. yy.) öbür eski lehçelerin ion-attike lehçesi tarafından ortadan kaldırılmasından sonra oluşan ve M. S. I. yy.ın ikinci yarısından itibaren Hıristiyanlığa yayılma ve anlatım imkânları sağlayan koine’den başka bir şey değildir. İki yüzyıl önce, Roma’nın fetihleriyle Yunanistan’ın bağımsızlığını kaybetmesine rağmen Yunanca Doğu Akdeniz’de geniş bir alana yayılmıştı. Bununla birlikte dil birliği tam değildi. Hıristiyan Yunancası koine’ye başlıca özelliklerini sağlamıştır. Kelime hazinesi, uyarlama veya yeni kelime bulma sayesinde yeni kavramları belirtti. Hıristiyanlığın başlangıcında Yunanca, konuşulduğu yerlere göre değişik görünümler ortaya koydu; sonra III. ve IV. yy.da bir ilahiyat dili haline geldi ve şiirin, tarihin ve belâgatın edebî biçimlerine ulaştı.
• Bizans Yunancası. Bk. BİZANS.
• Modern Yunanca. Bu isimle, bugünkü Yunanistan’da konuşulan dil belirtilir. Bizans İmparatorluğunun yıkılmasından (1453) bu yana Yunanca, Osmanlı İmparatorluğu devrinde de Helenizm’in anlatım aracı oldu ve 1829’da millî dil haline geldi. Yunanca, yakın evrimi sırasında önce Türkçe’nin (XV.-XIX. yy.) sonra da batı dillerinin etkisinde kaldı. Modern Yunanca’nın başlıca özelliği, diller arasındaki çekişmedir. Bu, XIX. yy. sonundan itibaren keskin ve karmaşık bir hal aldı. Lehçelere ayrılmış canlı dilin (demotikos) [halk dili] yanı sıra, XVII. yy.dan itibaren yeni bir ortak dil doğdu; bu dil, lehçeleri ortadan kaldırmadan halen dünyasının modern koine’si haline geldi. Bu dil bugün edebiyat dilidir. Buna karşılık bilim dili, devletin, resmî ve dinî kuruluşların ve kısmen basın, teknik ve bilimin dilidir. Bilim dilinin bilinçli olarak eski unsurları sürdürmesine karşılık demotikos Yunanca, tutucu özelliklerle (isim çekimi, fiil görünüşü v.b.) yenilikler (analitik anlatım, kelime hazinesindeki yenilenme) arasında bir denge kurar.
YUNAN denizi. Bk. İON DENİZİ.

Yunan Gazileriyle Şehitleri Ailelerine İane Sergisi Madalyası, 1897 Türk-Yunan Savaşı dolayısıyla Yıldız sarayının bahçe kısmında, şehit çocukları ve malûl gaziler yararına açılan sergi dolayısıyla çıkarılmış madalya. Gümüş ve nikelden olan madalyalar 27,60 mm ve 80 mm çaplarındadır. Madalyanın ön yüzünde, üstte güneş ışınları içinde Abdülhamid II’nin elgazi tuğrası, ortada şehit çocukları ve malûl gaziler yararına açılan sergi binasının resmi ve bunun altında 1315 (1897) tarihi vardır. Arka yüzünde defne çelengi içinde yukarıda ay, yıldız ve güneş şuaları ve bunun altında çelenge tutturulmuş enli bir kurdele üzerinde Nişane-i İnsaniyet ve Şefkat (İnsanlık ve Şefkat nişanı) yazılıdır; en altta top ve çapadan meydana gelen bir arma vardır. Madalyalar, sergiden eşya alanlara veya bağışta bulunanlara beratla verildi.
Yunan harekâtı, Mondros* mütarekesinden sonra itilâf devletlerinin desteklediği Yunanistan’ın Anadolu’da giriştiği işgal harekâtı. Paris* barış konferansında, Doğu Trakya ve İzmir’in Yunanistan’a verilmesi kararlaştırıldığı için 15 Mayıs 1919’da İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edildi. 8 Temmuzda Bursa’ya kadar uzanan bölge Yunan işgaline girdi; 27 Temmuzda Edirne dahil Doğu Trakya işgal edildi. Anadolu’da başlayan Kurtuluş Savaşı, harekâtın durdurulmasını ve Yunan işgalinin sona erdirilmesini sağladı. (Bk. ATATÜRK, KURTULUŞ SAVAŞI. TÜRKİYE -CUMHURİYETİ (Tarih bölümü.)
YUNANİSTAN, modern Yunanca Hellas veya Ellada, Avrupa’nın güneydoğusunda devlet, Balkan yarımadasının ucunda; 132.562 km2; 8.550.000 nüf. Başkenti Atina (1.852.700 nüf.) Başlıca şehirleri: Selanik (Thessalaniki) [378.400 nüf.], Patras (Patrai) [102.200 nüf.], Kandiye (Iraklion) [63.500 nüf.], Larissa (55.400 nüf.), Volos (49.200 nüf.), Kavala (44.500 nüf.), Serez veya Siroz (Serrai) [40.100 nüf.].COĞRAFYA
Fiziki coğrafya
• Yüzey şekilleri. Yunanistan’ın jeoloji yapısı, karmaşıklığının yanı sıra yüzey şekilleri bakımından da çok parçalanmıştır. Ülkede birçok bölge ayırt edilebilir.
1. Birinci zaman tortullarıyla çevrili billûrlu veya başkalaşmış kayaç çekirdekleri, çökmüş ve parçalanmış eski bir kütlenin kalıntısıdır: bu kayaçlar özellikle kuzeydoğudadır: Rodoplar’ın güney kenarı, Khalkidike ve Makedonya dağları, Olympos. En yaygın yüzey şekli biçimleri fay sarplıkları, Üçüncü zaman tortullarıyla dolmuş tektonik havzalar, çarpılmış ve yarılmış geniş aşınma yüzeyleridir.
2. Batıdaki kıvrımlı sıradağlar, Dinar sistemine bağlıdır; Epir, Pindos ve Peloponnesos sıradağları. Kıvrılmanın birçok evresi Tebeşir çağından üçüncü zamanın sonuna kadar birbirini izlemiş, bazıları binişmelere, hatta aşma örtüleri meydana gelmesine yol açmıştır. Bu dağlarda kapalı çöküntülerin yaygınlığının daha belirli kıldığı karst’lı bir engebe tipi gelişmiştir.
3. Bir çöküntü bölgesi olan Ege denizindeki adaların eski bir kıtanın billûrlu veya kalkerli kalıntıları olduğu sanılır. İon adalarında olduğu gibi telüryen sarsmalar sık, volkanik faaliyet önemlidir (Santorini). Kıtanın ve adaların kıyılan genellikle büyük ölçüde parçalanmıştır: dar vadilerin ağızlarına veya bataklık havzalara tekabül eden derin körfezler, sıradağlara veya billûrlu çekirdeklere tekabül eden burunlar. Dördüncü zamanda deniz yükselerek kıyıları örtmüştür; bu olay aşınmanın pek az değiştirdiği kıyı şekillerinin canlılığını açıklar; bununla birlikte bazı koyların dibi dolmak üzeredir. Yunanistan, Avrupa’nın kıyıları en çok gelişmiş ülkelerinden biridir: 51 km2’lik bir yüzeyde 1 km koy kaydedilir. Batı Makedonya dışında ülkenin hiçbir noktası kıyıdan 60 km.den daha uzak değildir.
Yunanistan’ın parçalanmışlığı kara ulaşımını engeller; yüzey şekillerinin parçalanmışlığı siyasî bölünmenin başlıca sebeplerinden biridir ve ekonominin ana hatlarını açıklar: sulanabilir toprak sıkıntısı çeken tarımın yoksulluğu, yaygın işletme şekillerine yönelen hayvancılık, kıyı balıkçılığına ve kabatoja dayanan denizcilik.
• İklim ve bitki örtüsü, ülkede genellikle Akdeniz iklimi hüküm sürer. Temmuz ayında 27°C izotermi Peloponnesos’u aşar; 25°C izotermi ise Makedonya’nın kuzeyinden geçer. Ocak ayında ortalama sıcaklıklar Makedonya’da 4°C’ı aşar ve güneyde 10°C’a ulaşır. Yaz, ülkenin her yerinde kuraktır. Ama bu özellikler çeşitli etkilerle bozulur. İlk bozucu etken enlemdir: kuzeyden gelen rüzgârların (vardarac gibi), etkisiyle Makedonya ve Trakya soğuk dalgaları altında kalır. Ülkenin iç kısmı, hatta Peloponnesos kışın daha soğuk, havzalar yazın daha kuraktır. Batı kıyısı doğu kıyısına oranla daha çok yağış alır: Ege denizi kıyısında 500 mm.ye karşılık yılda 1 m. Dağlarda ve kuzey ovalarında kış mevsiminin sertliği zeytin yetiştirilmesini engeller.
Doğu havzaları bozkır tipinde tabiî bir bitki örtüsüyle örtülüdür. Bütün öbür kısımlarda ve özellikle kıyılar ile adalarda Akdeniz’e has bir bitki örtüsü hüküm sürer: kozalaklı ormanları ve yeşil meşe, makiler ve dikenli ağaçlar. Yamaçların alt kısmında ve ovalarda üzüm, zeytin, dut ve çeşitli meyve ağaçları yetiştirilir.İktisadi ve beşeri coğrafya
• Nüfus. Yunanistan’ın nüfus yoğunluğu km2’ye 63 kişiyi bulur; bu, Akdeniz ülkeleri arasında en yüksek yoğunluklardan biridir. Son yüzyıl boyunca nüfus yoğunluğu çok hızla arttı (1830’da km2’ye ancak 15 kişi düşüyordu). Binde 30’a yaklaşan doğum oranı Avrupa’nın en yükseklerindendir. Öte yandan 1923’te Türkiye ile savaştan sonra bir milyondan çok Yunanlı Yunanistan’a göçtü. Nüfusun bu devamlı artışı ve gelir kaynaklarının yetersizliği öbür Akdeniz ülkelerine büyük ölçüde göçlere yol açtı. Yunanlılar bu ülkelerde ticaret ve gemicilikle uğraşır. Ayrıca A.B.D’de de 900.000 Yunan asıllı yaşar.
• İktisadî hayat. Yunan ekonomisinin meseleleri çok ciddidir, çözülmesi de çok güçtür. Toprakların yoksulluğu, aşınmanın büyük zarar vermesi, ülkenin ancak beşte birini kaplayan sulanabilir toprakların azlığı, otlakların aşırı yüklülüğü, yağışların düzensizliği, kırların aşırı kalabalıklığı, verimliliğin ve tarım veriminin yetersizliğini açıklayan çeşitli faktörlerdir. Davar (9 milyon baş) ve keçi (5 milyon baş) yetiştiriciliği özellikle Epir ve Makedonya’da yaylaya çıkmaya dayanan ilkel usullerle yapılır. Tahıl tarımı (buğday ve arpa) gübre yetersizliğinden ve nadasın çok uzun sürmesinden zarar görür. Yemlik bitki, sarmaşık bitkiler ve patates çok sınırlı alanlarda yetiştirilir. Bataklık ovaların ıslahı ve çok kurak havzaların sulanmasıyla verimin artırılmasına uğraşılmaktadır; böylece besin tarımı veriminin artması beklenmektedir. Ülkede buğday (bugün 7-10 kental), mısır (2 milyon kental) ve patates ile ihracat bitkileri yetiştirilir. Makedonya tütünü (ortalama 50.000 t üretim), bir kısmı yaş bir kısmı kuru (Korinthos’unkiler gibi) ihraç edilen üzüm, yağ üretiminin büyük kısmını karşılayan zeytin, her yerde verimli olmayan ve büyük özen isteyen portakal, pirinç ve pamuk. Bununla beraber tarım hâlâ yetersizdir ve ithalâtın dörtte biri tarım ürünleridir. İktisadî meselelerin çözülmesi sanayiin gelişmesine bağlıdır. Ama enerji kaynakları çok kıttır. Ülkede ne petrol ne de kömür vardır; yalnız Batı Makedonya’da birkaç linyit yatağı (2.500.000 t) bulunur; elektrik üretimi yeterli değildir.
Hammaddeler dağınıktır: Khalkis bölgesinde (Khalkida) az miktarda düşük kapsamlı demir filizi (140.000 t), Pharsala yakınında krom, Larymna’da nikel, yeniden işletilmeye başlanan eski Laurion madenlerinde kurşun ve çinko, magnezit ve özellikle boksit (1 milyon ton). Yakın bir tarihte Trakya’da önemli uranyum ve toryum yatakları bulunmuştur. Sermayelerin çoğu, deniz işletmelerine yatırılmıştır ve ulaşım güçlüğü modern sanayiin gelişmesini büyük ölçüde engeller. Pindos dağında ve Makedonya’da güçlü hidroelektrik santraller inşa edilmesi tasarlanmıştır ve tarım hammaddelerini işleyen imalât sanayii teşvik edilmektedir. Ama mamul ürünlerin çoğu Batı Avrupa ve A.B.D.’den ithal edilir. Ticaret dengesi açığını, yurtdışındaki işçilerin gönderdiği paralar, turizm ve özellikle ticaret filosu karşılar. Gerçekten Yunan ticaret filosu, dünyanın başlıca filolarındandır: 4.500.000 tona yakın; üstelik gemilerini yabancı bandıra altında çalıştıran büyük Yunan armatörlerinin 2-3 milyon tonluk filosu da buna eklenir.
• Tarım. 1965’te millî hasılanın yüzde 25’ini (sanayi yüzde 28’ini) meydana getiren tarımın başlıca özellikleri toprakların aşırı parçalanmışlığı (çiftliklerin ortalama boyutları 3 hektardan azdır) ve tahıl ürünlerinin (2 Mt buğday), tütünün (130.000 t, Bulgaristan’dan sonra Avrupa’da ikinci üretici), zeytinyağının (200.000 hl), şarabın (4 Mhl) ve davar üretiminin (9 milyon baş) ağır basmasıdır. Tarım henüz yeterli derecede verimli değildir ve üretimin büyük kısmı yurtiçinde tüketilir. Tarım gelişmesi kooperatifçiliğin ilerlemesine (hayvan yetiştiriciliğinin ve uzmanlaşmış tarımların [meyve ve sebze üretimi], fazlası dış pazarlara güçlükle sürülebilen tahıl ve tütünün zararına gelişmesi) dayanır.
• Sanayi. Sanayi hızla, fakat iç talebi karşılayabilmek için özellikle himayeci bir çerçeve içinde gelişti. İhracat sanayiine geçişi önce, yabancı sermayeye başvurmayı gerektiren millî sermaye eksikliği engelledi. Yabancı sermayeler başlıca sanayi kuruluşlarına sahiptir: önemli boksit yataklarıyla (1,3 Mt) beslenen Aspra Spitia alüminyum fabrikası, Esso-Pappas sanayi karmaşası v.b. ülkede linyit bulunmasına ve birkaç hidrolik tesis (Akheloos ırmağı üzerinde) kurulmasına rağmen enerji kaynaklarının yetersizliği de sanayi gelişmesini yavaşlatır. Elektrik üretimi hâlâ 5 tW/saatten düşüktür.
• Ticaret. Ticaret dengesi hâlâ büyük ölçüde açık vermektedir (ithalatın kuvertür yüzdesi ancak yüzde 30 kadardır). Ortak pazara katılma (1961-1962) C.E.E. (Ortak pazar) ile yapılan ticareti büyük ölçüde artırmıştır (1960-1964 arasında toplam ihracatın yüzde 33’ünden 44’üne yükseldi). Değer olarak ihracatın üçte birine yakın bir miktarını tütün, yüzde 25’ten fazlasını besin ürünleri, yüzde 25 kadarını sanayi hammaddeleri meydana getirir. İthalâtta mamul mallar öteden beri en büyük yeri tutar. Ticaret dengesindeki açığın bir kısmı turizmden sağlanan gelirle kapatılır. 1966’da bir milyon turist geldi ve elde edilen kazanç yaklaşık olarak toplam ihracatın üçte birine eşitti. Dünyada yedinci sırayı tutan ve daha çok yabancı ülkeler için çalışan ticaret filosu da (1967’de 8 milyon tonilatoya yakın) önemli bir döviz kaynağıdır.HAYAT SEVİYESİ ve İKTİSADİ GELİŞME
Son yıllardaki büyük düzelmeye rağmen Yunan halkının hayat seviyesi Avrupa’nın en düşüklerinden biridir.
Coğrafî şartlar ve özellikle tabiî gelir kaynaklarının yoksulluğu, Yunanistan’ı büyük ölçüde bağımlı olduğu dış ülkelere daha çok eğilmeye yöneltti. Ülkenin iktisadî hayatına deniz hâkimdir: ülke topraklarının yüzde 21’ini adalar meydana getirir ve tabiî limanlar boldur. Dağlık yüzey şekilleri ve toprakların aşırı parçalanmışlığı tarımın gelişmesini engellemiştir. Bu gelir kaynağı yetersizliği, öteden beri sürüp gitmekte olan nüfus fazlalığı meselesinin çözülmesini engellediği için Yunanistan kendini milletlerarası ticarete adamış ve nüfus güçlüklerini göçmen göndererek çözmeye uğraşmıştır. Tarihî gelişme de iktisadî gelişmeyi hiç desteklemedi. Uzun süre boyunca tabiî gelir kaynaklarının işletilmesi ihmal edildi. Sonra bağımsızlığın ilânı ve Türkiye ile savaşın sona ermesi (1922) arasında, Yunanistan siyasî istikrarsızlıktan büyük zarar gördü ve iktisadî gelişme çok yavaş oldu. Yunan-Türk Savaşı bittiğinde ülke kırlarını yoksulluk kırıp geçiriyordu; sanayi şehirlere, özellikle Atina’ya akın eden nüfus fazlalığını istihdam edemiyordu. XX. yy.ın ilk on yılında çok güçlü olan göçmen dalgası, yabancı ülkelerin çoğunun mülteci kabulünü sınırlamasıyla azaldı. Üstelik Yunanistan Türkiye’den gelen 1 milyondan çok mübadili kabul etmesi güçlüklere yol açtı. Bu sıkıntılara 1929 iktisadî buhranının yarattıkları eklendi: dış ticaret hacmi yarı yarıya azaldı, aynı şekilde deniz nakliyatından elde edilen gelirlerde ve yurtdışına göçenlerin gönderdiği paralarda büyük eksilme oldu. Bütün bu güçlükler ülkede kendi kaynaklarıyla yetinme isteğini yarattı; bu iş gerek yoğun bir sanayileşmeyle, gerek tarım üretiminin artırılmasıyla gerçekleşebilecekti. Hükümet bu şekilde hayat seviyesini yükseltmeyi ve besin maddesi ithaliyle, sanayi ürünleri ithalini azaltmayı ümit ediyordu. Tarım alanında toprakların ıslahına girişildi. Bu sayede tarım üretimi 1927-1938 arası büyük ölçüde yükseldi (verimlilik ve buğday tarlaları iki kat arttı). Sanayi gelişmesini ise dış rekabete karşı himaye siyaseti büyük ölçüde kolaylaştırdı. İkinci Dünya Savaşı ve Alman işgali Yunanistan’a büyük zarar verdi. Büyük yıkıntıları onarma işini iç savaş daha da güçleştirdi. Halkın şehirlere, özellikle Atina ve Pire’ye akınını, yıkılan bölgelerden göçenler (1.400.000’den çok) daha da artırdı. Ayrıca savaşın son iki yılındaki enflasyon gelir eşitsizliğini artıran bir hal aldı (sanayiciler, tacirler ve serbest meslek sahipleri millî gelirin yüzde 33’ünü paylaşırken, emekçilerin gerçek ücreti 1949’da savaş öncesine oranla dörtte bir kadar düştü). Buna tabiî afetler de eklendi (İon adalarındaki deprem gibi). Yani söz konusu plan şey, yeniden onarma değil, ittifak devletlerinin yardımıyla yoksulluk içinde yaşayabilmeyi başarmaktı. Yunanistan ancak 1949’da Avrupa kalkınma planı çerçevesi içinde bir donatım planı hazırlamayı düşündü; 1953’te Papagos Hükümeti iş başına geldiği sırada maliye ve iktisat yeniden düzenlendi. O tarihte tarım üretimi ülkeye yeterli hale geldi; aynı zamanda sanayi de biraz gelişti. Bununla beraber savaştan önceki hayat seviyesine ancak 1955-1956’da ulaşabildi. O tarihten beri millî hasıla yılda yüzde 10 ritmiyle düzenli olarak arttı. Kişi başına gelir, 1957’de 217 dolarken bugün 300 doları bulmuştur. Devam eden beş yıllık plan sonunda 380 dolara yükselmesi beklenmektedir. Bu düzelme, tarım üretiminin ve sanayi üretiminin artmasının sonucudur; aynı zamanda da ücret ve aylıkların artırılması için alınan tedbirlere ve devletin mesken alanındaki çabasına bağlıdır. Ekonominin son gelişmeleri ülkede 1956’dan beri devam eden para istikrarı olmasaydı gerçekleştirilmezdi. Fiyatların bu ilgi çekici istikrarı, tasarrufu teşvik etmeye, dış ticareti ve turizmi canlandırmaya imkân verdi; yabancı ülkelerde drahmiye güvenin artması, Yunanistan’a yabancı sermaye hareketini destekledi. Zaten dış malî yardım gerekliydi: Yunanistan’da birçok yeraltı kaynağı vardır, ama bunların çoğu işlenmemiştir.
1960-1967 arasındaki iktisadî gelişmenin başlıca özelliği gayrisafî millî hasılanın hızla çoğalması ve sanayi kesiminin gelişmesidir (hiç değilse üretimin değeri bakımından), bu süre içinde gayrisafî millî hasıla yılda yüzde 7’ye yakın bir oranda arttı; fakat 1964’ten sonra bir yandan enflasyon eğilimleri belirirken, bir yandan da ödemeler dengesinde bir açık (hiç değilse 1966’ya kadar) ortaya çıkarak döviz yedeklerinde azalmaya yol açtı. 1959’da 100 kabul edilen genel sanayi üretimi indisi 1966’da 170’i aştı: metalürji, kimya, dokumacılık ve inşaat sanayii en hızlı gelişen dallardı. 1964-1965’te sanayi üretiminin değeri ilk olarak tarım üretimininkini aştı (bu aşış ihracata da yansıdı). Tartışmasız iktisadî gelişmeye rağmen hayat seviyesi hâlâ sosyalist olmayan Avrupa’nın en düşüklerinden biridir: seksen kişiye bir özel otomobil, mesken alanında oda başına 1,5 kişilik işgal yoğunluğu, yılda kişi başına 500 kW elektrik tüketimi. Bununla beraber Yunanistan kesinlikle azgelişmiş bir ülke sayılmaz: kişi başına ortalama gelir 500 dolardan fazladır. Ortalama ömür süresi (yetmiş yaş) Batı Avrupa’nın sanayileşmiş ülkelerindekine hemen hemen eşittir, okuma-yazma bilmeyenlerin oranı çok düşüktür, kişi başına günlük besin imkânı 3000 kaloriye yaklaşır ve 750 kişiye bir doktor düşer. Ülkede hâlâ sosyal ve özellikle bölgesel farklılıklar vardır. Genel nüfusun dörtte birine yakınını toplayan Atina yerleşme bölgesi, vergi gelirlerinin yaklaşık olarak üçte ikisini karşılar.
Nüfusun yarısı bugün şehirlerde yaşar; şehirlerden üçünün nüfusu 100.000’i geçer: Patras, Selanik ve bugün, özellikle Peloponnesos’tan ve adalardan gelen yoğun bir göçmen dalgası alarak yeni nüfus artışının önemli bir kısmını çeken Atina. Nüfus artış oranı fazla değildir (yüzde 1’den düşük), buna rağmen sanayileşme yetersizliğinin ortaya çıkardığı işsizlik meselesinin ciddiliği yabancı ülkelere önemli toplulukların göçmesine sebep olur. 1966’da 350.000 Yunanlı yurtdışında çalışmıştır (195000’i Batı Almanya’da); bu sayı, yarısı hâlâ tarım kesiminde istihdam edilen faal nüfusun yaklaşık olarak onda biridir.TARİH
Eskiçağ Yunanistan’ı
• Tabiî şartların rolü. Yan yana küçük ovalarla orta yükseklikte dağlardan (3000 m yüksekliğindeki Olympos, eskiçağ insanlarına o kadar yüksek görünüyordu ki, onu “Ölümsüzler”in ikametgâhı saydılar) meydana gelen yüzey şekilleri, Yunanistan’ı gerçekten bölmelere ayırmasa bile hiç değilse rahatça ulaşıma engel oluyordu; ayrıca çoğu pek küçük olan “tabiî bölgeler”in çokluğu da Yunan sitelerinin ayrılıkçılığını artırıyordu. Toprak yalnız güç tarımlara elverişliydi: bağlar ve zeytinlikler genişliyor, fakat hep buğday ithal etmek gerekiyordu; bu zorunluluk Atina siyasetinin devamlı verilerinden biri oldu. Yeraltı kaynakları ise, Pentelikon’un mermer ocakları, Laurion’un gümüş damarları ve Trakya’da Pangaion’un altın yatakları dışında, kısa süre içinde tükendi. Bu yüzden, iktisadî zorunluluklar Yunanlıları geçimlerini çok yakında olan denizden sağlamaya itti; birçok küçük koy geceleri barınmaya elverişliydi ve Ege denizindeki adalar, Trakya, Euksinos Pontos (Karadeniz) ve Anadolu yolu üzerinde birer iskele haline geldi. Ege Denizi, Olympos ve Ambrakia körfeziyle sınırlanan, Makedonya (Makedonia) ve Epir’den (Epşiros) yoksun bulunan karadaki ormanlık Tesalya (Thessalia) ile güçlükle birleşebilen Eskiçağ Yunanistan’ı bugünkü Yunanistan’ın yarısı kadardı. Fakat Eski Yunanistan çok kısa süre içinde bu dar sınırları aştı; daha tarihöncesinde komşu medeniyetler, Ege’nin iki kıyısında hüküm sürmekteydi; sonra sömürgeleştirmenin çeşitli evrelerinde Sicilya, Güney İtalya (Büyük Yunanistan) ve Akdeniz çevresinin en büyük kısmı, hiç değilse önce Fenike, sonra Kartaca İmparatorluğuna bağlı kısımlar dışında, Yunan dünyasına katılırken, Kuzeydeki “barbar bölgeler” (Epir ve Makedonya) giderek Yunan medeniyetini benimsiyordu. İskender İmparatorluğunun parçalanmasından doğan Helenistik krallıkların güçlendirdiği Yunanlılaştırma, Roma fethinden sonra bütün Roma İmparatorluğuna yayıldı. Yani, Yunan tarihinin toprak bakımından sınırlı bir ülkeyi ilgilendirmesine karşılık Helenizm’in tarihi bütün eskiçağ dünyasını (oikumene) kapsar.
• Helenöncesi çağlar. Belgelerin yetersizliği ve mukayeseli stratigrafiye dayanan bir kronolojinin güçlükleri Yunan tarihöncesinin karanlık kalmasına sebep olur. Atina’nın iddialarına rağmen Hellas’tan büyük göçler gelip geçti; bütün Ege dünyasında ancak Neolitik çağdan (V. binyıl) sonra yerleşildiği sanılır; üstelik Aigeis’in çeşitli ülkelerinde bu çağın uzunluğu farklıdır; bu dönem medeniyetlerinden Tesalya’da (Diminion ve Sesklon) ve Boiotia’da (Hagia-Marina ve Orkhomenos) önemli kalıntılar bulunmuştur; başlıca özelliği zigzaglı ve şeritli bir seramik olan ilk dönemden sonra, III. binyılda “Diminion medeniyeti” adı verilen ikinci bir evre gelir; bu dönem parlak, sarmal eğrilerle süslü ve bütün Yunanistan’a yayılmış bir seramik ve yalnız Melos (Milo) adasında çıkan obsidius taşının kullanılmasıyla nitelenir; fakat Tesalya ve onunla beraber kara Yunanistan’ı, Neolitik dönemde duraklamış ve III. binyılın sonlarına doğru, efsanevî Pelasgos’lar oldukları sanılan istilâcıların gelmesine rağmen donup kalmıştır. O tarihte Adalarda ve Eğriboz’da (Euboia) Kyklades medeniyeti adı verilen orijinal bir medeniyet gelişiyor ve şehrin hayatıyla ticaretin ve yazının bilindiği Anadolu’da, Mısır ve Mezopotamya ile ilişkili olan Asyalı medeniyetler gelişiyordu. Fakat Yunanlılara en zengin mirası Girit’te gelişen Minos medeniyeti bırakmıştır. Bu medeniyet, Yunanistan’a tarım kültlerinin ve ana tanrıçanın ağır bastığı antropomorfik bir din, zarif ayrıntılara tutkun çok incelmiş bir şehir toplumu, denizcilik ve ticaret sanatını ve ülkeyi kendi yararına yönetmesini bildiği sanılan bir monarşi kazandırdı. Minos krallığı 1450-1400’e doğru Yunanistan’a yeni gelmiş ve Giritlilerin eğittiği Hint-Avrupa ırkından bir halk (Helenler) tarafından yıkıldı.
• Mykenai medeniyeti. Gerçekten, 2000 yılından sonra Akhaia’lılar adı verilen Proto-Helenler (Hint-Avrupa ırkından) şiddetli hücumlar ve sızmalar yoluyla Ege’nin iki kıyısına yerleşmişlerdi. Homeros’un şiirleri ve Schliemann’ın kazıları Akhaia medeniyetine Argolis’in en parlak şehirlerinden bili olan Mykenai’nin adından Mykenai medeniyeti isminin verilmesine yol açtı. Truva Savaşı Akhaia yayılmasının ve korsanlıklarının son olayıdır; XIII. yy. başında Agamemnon’un yönettiği seferde arkeologların Truva VII adını verdikleri şehir alındı ve ateşe verildi. Mykenai medeniyeti, kazılar ve İlyada sayesinde bilinir. Argolis’te Minos etkilerinden doğan bu medeniyet seramikte, resimli süslerde, lüks ve ince küçük eşyada Girit örneklerine bağlı kaldı; fakat süslemelerdeki av ve savaş tutkunluğu, savaş arabası (Hint-Avrupalıların buluşu), Diminion’da ortaya çıkarılan ve Girit labirentinden (Labyrinthos) çok farklı olan megaron etrafında düzenlenmiş saray, surlar ve kubbeli büyük mezarlar Akhaialıların orijinalliğini ortaya koyar. XII. yy. başında bütün Mykenai sitleri bir yangında harap oldu: ikinci Hint-Avrupalılar dalgası (Dorlar) Yunan yarımadasına giriyordu.
• Helen Ortaçağı (MM. XII.-VII. yy.). Dor istilâsı, gelişimi ancak Homeros’un şiirlerinden ve daha sonra Hesiodos’un eserinden öğrenilen, karanlık bir devri başlattı. Yenilikler (tokanın [çengel] belirişi, demirin herkesçe kullanılması, ölü yakma âdeti, geometrik üslûpta seramik), Dorların gelişiyle aynı tarihte ortaya çıktı, yani onların eseri değildi; fakat istilâlar, daha helenöncesi zamanlarda halkları Küçük Asya’ya doğru iten hareketi yoğunlaştırdı; Ege’nin Asya kıyılarına yerleşme düzensiz bir şekilde klasik devirde gerçekleşen etnik birlik ise birbirini izleyen karma dalgalar halinde oldu; hatta bazı yazarlar bunun tek sebebinin kıta Yunanistanı’nın aşırı kalabalıklığı olduğunu ve Mykenai’nin yıkılmasından (XIV.-XII. yy.) sonra değil de, en parlak devrinde teşkilâtlandırılan bir sömürgeleştirmenin sonucu olduğunu ileri sürerler. Akrabalıkları efsaneleşmiş aileleri sıkı bir dayanışma ile ve toprağın kolektif olarak işletilmesiyle gruplaştıran klan (genos) o tarihte dağıldı: Mykenai’de şehirleşme ortaya çıkmıştı, fakat Dor Yunanistan’ı, pek iyi bilinmeyen sebepler ve tarzlarla bir şehir yerleşme bölgesini, bir kır arazisini ve kasabaları kapsayan siteler (polis’ler) halinde parçalandı. Bu çok küçük siyasî birlikler içinde sosyal gruplar farklılaşmaya başladı: kralın arkadaşları ve nedimleri olan soylulara tek zenginlik kaynağı olan toprak ve sürülerle, meclise girme hakkı verildi; küçük köylülerle zanaatçılar veya liberal meslekten demiurgos’lar, agoranın yalnız danışma kurulu niteliğindeki meclisinde dilsiz figüranlardı; yoksul gündelikçiler olan thetes’ler ile köleler, siyasî hayata ve orduya katlamıyorlardı; kısıtlanmış olan ve pek makbul bir meslek olmayan ticaret Fenikelilere bırakılmıştı. Fakat karadaki bu parçalanmışlıkta ortak bir medeniyet yayılmıştı; dinî synkretismos (birleşme) Girit-Mykenai (Demeter), Hint-Avrupa (Zeus) ve Trakya (Ares ile Dionysos) tanrılarını tek bir “kutsal ırk” halinde birleştirmişti; Yunan pantheon’u, antropomorfik bir toplum içinde alâmetleri mantıkî şekilde dağıtılmış tanrıları kademeleştiriyordu. Yarımadanın dışında Yunanlıların karmakarışık topluluklarını bağlayan şey dindi (adalı İonia’lılar için Delos Apollon’u kültü, Mykale burnundaki ve Knidos’taki dor tapınakları). Ayrıca, Homeros tarzı şiirlerin yavaş yavaş meydana çıkması Yunanlılara, Helenleri Asya’ya karşı birleşmeye yönelten “millî” bir kahramanlık efsanesi kazandırıyor ve yazının öğrenilmesi Helen medeniyetine ifade aracı sağlıyordu (IX. veya VIII. yy.).

• Arkaik zamanlar (M. Ö. VIII. yy.dan V. yy. başına kadar). VIII.-VI. yy. arasında geniş bir kolonileştirme hareketi Akdeniz ve ona bağlı iç denizler kıyısında Karadeniz’den İspanya’ya kadar Yunan siteleri kurulmasına yol açtı. Önce soylu ailelerde malların büyük oğullara miras kalmasını gerektiren ataerkil rejimin teşvik ettiği bu göç, VII. yy.dan sonra öğretimi merkezîleştiren kolonlara yön veren Delphoi rahiplerinin yönetimi altında işlenecek topraktan çok ticaret acenteleri kurma imkânını aradı; başlangıçta ana site ile kurdurduğu koloniler arasında tamamen dinî olan ilişkiler, ticarî ortaklık şeklini aldı; böylece Miletos, Marmara denizi ve Karadeniz kıyılarında kolonilerini çoğaltırken Marsilya da Galya kıyısında, hatta Rhône yakınında, barbar ülkesinin tam ortasında mübadele merkezlerini artırdı. Sömürgeleştirme, ekonomiyi canlandırarak oligarşiyle yönetilen sitelerde iki yönlü bir hoşnutsuzluğun doğmasına sebep oldu: ticaretin ve zanaatçılığın zenginleştirdiği soylu olmayan kimseler, siyasî haklar istiyor, küçük köylülerle gündelikçiler de sosyal bir devrim bekliyordu (borçların kaldırılması ve toprakların bölüşülmesi). Atina’da Solon ve Midilli’de Pittakos (VI. yy.ın başı) gibi anlaşmazlıklara hakemlik etmekle görevli kanunkoyucular, aile vendeta’sının yerine devlet eylemini geçirerek klanın parçalanmasını tamamladılar ve herkese uygulanacak yazılı kanunlar ortaya koydular. Ama bu reformların yetersizliği, aristokrasiye karşı birleşen halk ve orta sınıfların onayıyla iktidarı tek bir insana bırakan tamamen geçici yeni bir siyasî formülü doğurdu: tiranlık. Düzeni sağlayan ve genellikle halka hayırlı olan bu rejimlerde, küçük mülkiyet yeniden kuruldu; propaganda ve yoksullara yardım kaygısıyla bir büyük inşaatlar siyaseti uygulandı; fakat tek bir insanın nüfuzu üzerine kurulan tiranlık rejimi, aristokrasinin muhalefeti ve pek değerli olmayan tiranların iş başına gelmesi yüzünden çöktü. Bununla beraber tacir sitelerinde oligarşinin geçici bir süre için tekrar kurulmasını kısa süre sonra demokrasinin zaferi izledi. Demokrasinin Atina’da kuruluşu oldukça iyi bilinir (Kleisthenes’in reformları, 508-507). Yalnız kendilerini düşünme anlayışları ile iktisadî ve siyasî rejimlerinin farklılığı yüzünden zıtlaşan sitelerin birbirleriyle savaşmasını, Perslere karşı birçok savaş (Med Savaşları) geciktirdi. 540’a doğru Anadolu’daki Yunan sitelerinin fethini tamamlamış olan Persler, Tuna kıyılarına ulaşmaya çalışıyor ve Karadeniz’in tahıl üreticisi ülkeleriyle vazgeçilmez ilişkileri kopan Yunanistan’ı tehdit ediyordu; İonia isyanı ile patlak veren (499) ve Marathon (490), Salamis (480), Plataia (479) zaferleriyle gelişen savaşlar, Yunan askerlerinin değerini, bu arada da sitelerin birleşme konusundaki güçsüzlüğünü ortaya koydu: Korinthos’taki bir kongrede çeşitli sitelerin temsilcilerinin toplanmasına (481) karşılık, en uzaktaki siteler (Syrakusai ve Girit siteleri), birleşme çağrısına kayıtsız kaldılar; bu sırada Orta ve Kuzey Yunanistan “çekişiyordu”; Mykale burnu zaferinden (479) sonra Isparta birlikleri yurtlarına dönerken, Atinalılar mücadeleye devam ettiler. Başarıda eşit payı olan iki site arasındaki rekabet böylece kesinlikle ortaya çıktı. Bk. ATİNA, ISPARTA.
• Atina konfederasyonu ve Atina’nın manevi üstünlüğü (M.Ö. 479-431). Atinalı Aristeides, İonia adalarının çoğu ve Çanakkale (Hellespontos) ile bir ittifak yaptı (478 veya 477). Delos konfederasyonu adı verilen bu ittifakın amacı bütün Asya Yunanistanı’nı İran boyunduruğundan kurtarmaktı; yönetim merkezi Delos olan birlik, sitelerin muhtariyetine saygı gösteriyor, fakat federal meclisin başkanlığını ve harekâtın yönetimini Atina’ya veriyordu; müttefikler Kimon’un kumandası altında Eurymedon zaferini (468) kazanarak Ege’yi kesinlikle kurtardılar; bu kurtuluş Atina ile Pers İmparatorluğu arasında imzalanan Kallias barışıyla (449) onaylandı. Fakat bu arada konfederasyon, müttefiklerden vergi (phoros) alan ve toprakları üzerinde klerukhos’ları (toprak sahibi) çoğaltan Atina’nın yönettiği bir “imparatorluk” haline gelmişti; ayrıca Atina, halkın baskısıyla, Korinthos’a ve Isparta’nın Peloponnesos birliğine rağmen, siyasî hegemonyasını bütün Yunanistan’a yaymaya çalışıyordu; 454’ten sonra Atina’nın “silâhlı emperyalizm”i başarısızlığa uğradı ve Otuzyıl barışıyla Atina ve Peloponnesos birliklerinin bir arada yaşaması onaylandı. Böylece Yunanistan iki nüfuz bölgesine ayrılmış oldu (446); bir mütarekeden öteye gidememesine rağmen bu barış Perikles Atinası’nda klasik medeniyetin gelişmesine imkân verdi. Kısa süre içinde (446-431) Helenizm Atina’da doruğuna ulaştı ve bu devir, Yunan medeniyetinin çağlar boyunca en parlak dönemi sayıldı; gerçekten Atina, anıtlarının güzelliği ve fikir hayatının canlılığıyla, bütün öbür siteleri aşıyordu; bütün yurttaşlara magistralıkları açarak, devlet memurlarına tazminat (misthophoria) sağlayarak başarılı bir demokrasi örneği haline gelmişti. Bununla beraber, fikir gelişmesine ve denizcilik faaliyetine rağmen Perikles, Yunanistan’da fikir ve ekonomi birliğini sağlayamadı: 446’da Akropolis’te yapılması tasarlanan kongre de, Thurioi’deki (443) panhelen vakfı da, Eleusis dinleri çevresinde dinbirliğini sağlama denemesi de başarısızlıkla sonuçlandı. Demokratik Atina emperyalizmine karşı kıskançlıklar artıyordu.
• Hegemonya için mücadeleler (M. Ö. 431-359). O tarihten sonra daha karmaşık ve hemen hemen sürekli hale gelen karışıklıklar, büyük sitelerin hegemonya hayallerini daha da şiddetlendirirken, Helenlerin eski bağımsızlık ve anarşi ideali de devam ediyordu. Adaları ve Ege kıyılarını baskıyla bir araya toplayan Atina konfederasyonu, aynı şekilde orta Yunanistan’da yayılan Isparta’nın Peloponnesos konfederasyonuyla çatıştı (431-404); bu Peloponnesos savaşı, demokratik ve denizci bir devlet ile aristokratik bir kara devletini karşı karşıya getiriyor, ayrıca Korinthos ve Aigina ticaret sömürgeleri iktisadî hürriyetlerini koruyorlardı. Sicilya seferinin bozgunla sonuçlanmasından (415-413) sonra Delos birliği dağıldı; Perslerin müttefiki olan Ispartalı Lysandros’un Aigos Potamos zaferini kazanmasıyla (405) Euksinos Pontos’a (Karadeniz) çıkış yolları kapanan Atina, 404 barışını kabul etmek zorunda kaldı; bu barışla kalelerini, filosunu, sömürgelerini kaybetti ve bir ittifakla Isparta’ya bağlandı.
Yunanistan’ı Atina’nın zorbalığından kurtardığını iddia eden Isparta, aslında Lakedemonya’nın oligarşik hükümetlere dayanan ve Lysandros tarafından temsil edilen daha sert hegemonyasını getiriyordu. Kendisine, çok gerekli olan Dara paralarını aldığı Perslerle ittifakı devam ettirmek ve Asya’daki Yunanlıları korumak arasında kalan Isparta, Perslere Antalkidas barışı (368) ile Anadolu sitelerini teslim etti. Bu antlaşma, ayrıca Yunan sitelerinin muhtariyetini de onaylıyordu. Pers İmparatorluğu böylece kendi siyasetini Yunanistan’a kabul ettirmişti. Isparta’nın Hellas’ta uyguladığı dehşet rejimi Atina ile Thebai’yi birbirine yaklaştırarak Kadmeia’nın kurtuluşu (379) ve Thebai’nin Leuktra zaferi ile (371) son buldu.
Thebai, kara Yunanistan’ında hegemonyasını kabul ettirmeye çalışırken, Atina kendi konfederasyonunu tekrar kurdu. (Bk. İkinci ATİNA KONFEDEKASYONU.) Peloponnesos birliği dağılınca Thebai bütün Yunanistan’daki müdahalelerini artırdı ve Isparta’nın ihanetini tekrarlayarak Perslerle ittifak yaptı; bu durum Atina ile Isparta’nın birbirine yaklaşmasına yol açtı (369). Thebai, Mantineia’da savaşı kazanmasına rağmen (362), Peloponnesos’taki bu iddialarından vazgeçmek zorunda kaldı. O tarihte Yunanistan’da üç birlik vardı; fakat bu çok zayıf “denge”, sürekli savaşlardan çok büyük zarar gören, sağlam ittifaklar yapmak imkânını bulamayan ve kuvvetli bir iktidarın merhametine kalan Yunanistan’ın bitkinliğini yansıtıyordu.
• M.Ö. IV. yy.da sitenin krizi. V. ve VI. yy.ların kıyaslaması, İskender fethinin arifesinde Helen medeniyeti üstüne geleneksel yargıyı bozar. Karadeniz kıyısındaki barbar ülkelerde sanayinin ve doğu ticaretinin gelişmesine rağmen iktisadî faaliyetin yoğun bir şekilde devamına, sanat ve fikir ürünlerinin bolluğuna karşılık, yeni uğraşlar ortaya çıktı. IV. yy.da Yunan sitelerinin çoğu (gerek Isparta gibi aristokrasiyle, gerek Atina gibi demokratik bir rejimle yönetilsinler) buhranlar geçirdi. Aristokratik siteler yavaş yavaş, küstahlaşan bir plütokrasiye doğru gelişti. Atina kısa oligarşik denemelerden sonra (Dörtyüzler isyanı [411], Otuzlar tiranlığı [404-403]) giderek titizleşen bir demagojiye düştü. Bütün siteler savaşların ve iktisadî şartların sertleşmesinden doğan sosyal çatışmalarla karıştı; iş hayatında kölelerin rekabetiyle karşılaşan yoksul “demos”, zengin tacirler, imalâtçılar ve büyük mülk sahiplerinden meydana gelen azınlıkla çekişiyordu. Yoksulluk ve siyasî karışıklıklar, paralı askerleri çoğalttı. Isparta’da bile, yurttaşların siyasî tartışmalara ve askerlik ödevine karşı, kayıtsızlaşmaları siteyi kundakladı. Bütün filozoflar siteyi yeniden teşkilâtlandırma gereğini sezdiler. Kimi Ksenophon gibi siteyi erdeme, kimi İsokrates gibi belagate, kimi Eflatun gibi düşünce aristokrasisine dayandırmak istedi; fakat hepsi kitle iktidarını seçme bir azınlığa vermek istiyordu; aynı şekilde Sicilya tiranlarının denemeleri de Yunanistan’da sempati uyandırıyordu. Üstelik de, fertler yurttaşlık kanununa karşı hak ve hürriyetlerini istiyorlardı; düşüncenin bütün belirtileri bireyciliğin bu gelişmesini yansıtıyordu; Sokrates davası bu kargaşalığı yansıttı; çünkü Sokrates’in düşüncesi, sitenin muhafazakârlığı ve otoritesine karşı “ben”in değerini ve bağımsızlığını savunuyordu. Aynı hoşnutsuzluk dinde de görülmekteydi; geleneksel dinler yetersiz veya etkisiz kalıyordu. Asklepios’un avutucu dini yayılırken, büyüye ve batıl inançlara, özellikle de mistik eğilimlere daha iyi cevap veren doğu tanrılarına (İsis, Astarte) başvuruldu. Sitenin geleneksel çerçevesi ile mücadele eden fert, başka cemaatler aradı; böylece gizli dernekler, aristokratik “hetairialar” veya halkı toplayan diyonisos “thiasos”ları (toplulukları) gelişti; maddî çıkarlar yeni bir dayanışma yaratıyordu. Site yalnız içten değil, dıştan da tehdit edilmekteydi; Yunan dünyası, bilinçsiz bir şekilde siyasî uçurumun kenarında olduğunu seziyordu.
• Makedonyalı Philippos’un müdahalesi (M.Ö. 359-336). Atina’nın elinden Sakız (Khios), Rodos, İstanköy (Kos) ve Byzantion’u alan “sosyal” savaşın da (357-355) ortaya koyduğu Atina Konfederasyonu’nun dağılışı ile Makedonya’nın Philippos II’nin yönetimi altında gelişmesi aynı zamana rastlar. Philippos II, feodal krallığını merkezîleşmiş denizci (komşu ülkelerdeki fetihlerle) bir monarşi haline getirdi ve krallığın gücünü arttırdı (falanj, istihkâm birlikleri, Panaion dağındaki altın yataklarının işletilmesi). Siteler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak Phakis’lilere karşı kutsal savaş (356-353) bahanesiyle Yunanistan’a müdahale etti; her ilerlediği yerde (Trakya, Khersonesos ve Khalkidike); Atina kuruluşlarıyla karşılaşıyordu; fakat barış isteyen Atina, ikmal yapmasını ve bağımsızlığını tehdit eden tehlikeye önem vermemekteydi. Philkrates barışından (346) sonra Philippos, Yunanistan’ın kuzeyi dışında, orta Yunanistan’da da mevkiler edinmiş ve Delphoi amphiktyonia konseyinde eskiden Phokis’e ait olan iki oyu ele geçirmişti; o tarihten sonra çatışma kral ile Atinalı hatip Demosthenes (ayrıca vatandaşlarının bencilliğiyle uğraşmak zorundaydı) arasında bir mücadele halini aldı. Demosthenes Makedonyalının tarafına geçen Alskhines ve Philokrates’e ve Eubulos ile dostlarının barışseverliğine rağmen Atina savunmasını teşkilatlandırdı; Theorikon’un fonları donanmaya ayrıldı, müttefikler arandı; eski kinleri bir yana bırakan Demosthenes, Thebai ile, hatta Perslerle ittifak yapmayı düşündü. Fakat savaş hazırlığında geç kalınmıştı ve müttefik Attike-Boiotia, ancak kozlar paylaşıldıktan sonra işe karıştı. Sözde Lokris’lilere karşı açılan ikinci kutsal savaş, Philippos’a, Yunan birliklerinin Khaironeia’da (338) kurtaramadıkları Boiotia’yı istilâ imkânını verdi. Yunan sitelerinin bağımsızlığı ortadan kalkmıştı. 338 Barışı, Thebai’ye büyük zarar vermesine karşılık Atina’ya dokunmadı; ama Atina Kheisonesos’u ve Konfederasyonundaki yerini kaybetti; ayrıca Attike, Kadmeia ve Akrokorinthos’a yerleştirilen Lakedemon garnizonlarıyla çembere alındı. Korinthos birliğinin kurulması Yunanistan’a bütünlüğü sağlayan bir teşkilât kazandırdı; “hür” denen siteler, Philippos’un başkanı (hegemon) ve başkumandanı olduğu birliğe katılmak zorundaydı. Ayrıca Philippos, bütünlüğü sağlamlaştırmak için Yunan idealine (sık sık ihanet edilmişti) uygun olarak Perslere savaş açmaya karar verdi, fakat daha sefer başlamadan öldürüldü (336).
• İskender ve Eskiçağ dünyasının Helenleştirilmesi. Philippos’un ölümü ile Yunanistan’da doğan ümitlere rağmen, Yunanlılar İskender ile Korinthos paktını yenilediler; bir ayaklanma denemesi Thebai’nin yerle bir edilmesine yol açtı. İskender, Asya’ya hareket ederken, Makedonya ve Yunanistan’ı Antipatros’a emanet etti; Antipatros zayıf kuvvetlerle siteleri boyunduruk altında tutmayı başardı; Isparta’daki bir ayaklanmayı bastırdı (331); bu arada parti mücadelelerinden ötürü parçalanmış olan Atina, İskender’in hazinedarı Harpalos’a kısa süren bir ayaklanmadan sonra boyun eğdi. Antipatros, Helen birliğinin sözde muhtariyetini ortadan kaldırdı ve sitelerin yönetimine müdahale etti. Üstelik İskender şehir tanrılarına gösterilen saygının artık kendisine gösterilmesini istedi ve kabul ettirdi. İskender’in fetihleri ve ırkların kaynaşmasıyla şehirlerin kurulmasına dayanan evrensel imparatorluk hayali, Helenizm’e Mısır ile Asya’nın büyük kısmını ekledi. Gerçekten İskender, Doğu’nun aşırı büyüklüğüyle ve mutlakıyetçiliğiyle büyülenmesine rağmen, Yunan dehasına sadık kaldı. Seleukoslar Asyası ile Lagos’lular Mısırı’nda gelişen ve “Helenistik” adı verilen medeniyet, Helenizm ile daha önceki medeniyetlerin ilişkisinden doğdu.
• İskender’in ölümünden Roma fethine kadar Hellas. Bununla beraber, İskender ölünce, fethedilmiş olan bütün ülkeler arasında yalnız Yunanistan tekar bağımsızlığını kazanmaya kalkıştı. Lamia Savaşı (323-322) sitelerin birliğini sağlayamadı ve Antipatros’un zaferiyle ve kayıtsız şartsız boyun eğmeyle sonuçlandı (322). Ondan sonra Yunanistan, İskender’in ölümünü izleyen savaşlara sürüklendi. Antipatros’un yerini alan Polysperkhon’un, onun oğlu Kassandros’un ve Antigonos’un oğlu Demetrios Poliorketes’in arasında çekişmelere yol açtıktan sonra 277’de Makedonya ile beraber Poliorketes’in oğlu ve Antigonoslar hanedanının kurucusu olan Antigonos Gonatas’ın eline geçti. Parçalanmış olmasına ve İskender’in fetihlerinden sonra yeni pazarların açılmasının imkân verdiği geçici iktisadî kalkınmaya rağmen iflâs etmesine karşılık, Atina büyüklük ve kurtuluş hayallerinden vazgeçmedi. Makedonya krallarının hâkimiyeti çeşitli tarzlarda uygulanıyordu; krallar bazen sitelere bir epistates ile bir garnizon yerleştiriyor veya sitenin en yüksek iki memurunu tayin etmekle yetiniyor, ya da bir tiran’a veya oligarşik bir partiye dayanıyorlardı. Atina Helenizm’in merkezi olmaya devam ediyordu, stoa’cı ve epikuros’çu filozofları, karşıt ilkelere dayanarak da olsa, dünya işlerine karşı ilgisizliği telkin etmekteydiler. Agis IV (244-241) ve Kleomenes III’ün (235-222) cesaretli denemelerine rağmen, özellikle Isparta’da sosyal anlaşmazlıklar ciddileşiyor ve şehri sürekli olarak karıştırıyordu. Yurttaşlık kültlerine artık ilgi duyulmuyor, fakat Dionysos ile Asklepios kurtarıcı mistisizmlerini sunarlarken; halk adsız ve soyut Tykhe (Kısmet) ile Ananke’ye (Zaruret) boyun eğiyordu.
O zamana kadar geri kalmış olan bu bölgelerde orijinal siyasî denemeler ortaya çıktı; uzun süre öbür bölgelerle ilişkisiz yaşayan kırlık Aitolia, bütün kasabalarını kesinlikle eşitliğe dayanan bir birlikte topladı, Delphoi’nin koruyucusu olarak etkisini Attike dışında Korinthos körfezinden Pagasetikos körfezine kadar yaydı. Eski bir tarihte kurulan fakat o sıralarda özellikle İsthmos’da (Korinthos kıstağında site) olmak üzere altmış kadar sitesi bulunan Akhaia birliği de aynı şekilde gelişti; birlik, Aratos’un, Aleksandros Gonatas ile savaşmak istemesinden zarar gördü. Sonunda sitelerin gerilemesi ve iktisadî çöküntü Taras’ın yerlilerle ve Roma’nın ilerleyişiyle mücadele ettiği, Syrakusai’nin de Kartaca ile çatıştığı Batı Yunanistanı’na da yayıldı.
• Yunan bağımsızlığının sonu ve Roma hâkimiyeti. III. yy.ın sonunda Batı Yunanistan, İkinci Pön Savaşı sırasında Roma hâkimiyetine girdi. Buna karşılık Roma, Doğu Akdeniz’de ancak istemeye istemeye ilerledi: Makedonya kralı Philippos V’in 219’da İllyralı korsanları ve Kartaca’yı destekleyerek bir dizi savaşa (Makedonya Savaşları [215-205, 200-196 ve 172-168]) yol açtığı sırada, Roma’nın Yunan siteleriyle ilişkisi, tacirlerinin Delos ve Rodos ile yaptığı ticaretten öteye gitmiyordu. Bu savaşlarda Yunanlılar bölündü. Kynos Kephalai zaferinden (197) sonra Senato ile anlaşan Flaminius, bütün Yunan sitelerine bağımsızlıklarını geri verdi (İsthuria oyunları 196) ve böylece aslında Yunanistan’ı anarşinin kucağına itmiş oldu; anarşiyi Philopoimen yönetiminde Akhaia birliğinin emperyalizm denemesi daha da artırdı. Makedonya krallığının ve birliğinin ortadan kalkması (168) ve Yunanistan’a Roma’nın giderek sertleşen müdahaleleri, Makedonya’da serüvenci Andriskos’un ve Akhaia birliğinin ayaklanmasına sebep oldu. 146’da Makedonya bir Roma eyaleti haline geldi ve prokonsülü, Yunanistan üzerinde bir çeşit himaye uygulamaya başladı; böylece sosyal antlaşmazlıkları ve siteler arasındaki rekabetin kemirdiği Yunan bağımsızlığı ortadan kalkmaktaydı. Kısa süre sonra bütün Yunan dünyası Roma hâkimiyeti altına girdi (Bergama krallığının Roma’ya bırakılması [133], Suriye eyaletinin teşkilâtlandırılması [63], Mısır’ın işgali [30]). 146’dan sonra “federe siteler” adı verilen Atina, Isparta ve Delphoi dışında Yunan siteleri vergiye bağlandı; Korinthos ise Delos’taki İtalyan kuruluşlarının rakibi olacak kadar zenginleşmesini yıkılmasıyla ödedi. Aralarında Atina’nın da bulunduğu birçok site tarafından desteklenen Mithridates’in teşebbüslerinde başarısızlığa uğraması, Yunanistan’ın son hürriyet umutlarını da kırdı (88-84). İç savaşlar sırasında ülke bir savaş alanı haline geldi; Pompeius’u desteklemesine rağmen, Korinthos’ta bir koloni kuran Sezar tarafından hoşgörüyle yönetildi; fakat artık savaşlarda yakılıp yıkılmış, savaş salmalarıyla bitkin düşmüş bir ülkeydi. Augustus, Yunanistan’ı tekrar teşkilâtlandırdı. Tesalya Makedonya’ya bağlandı, Epir bir procorator’a bırakıldı, Yunanistan’ın geri kalan kısmı, Korinthos prokonsülünün yönetimi altında Akhaia eyaletini meydana getirdi; 47’de ilhak edilen Trakya’ya önce bir procorator, sonra bir legatus tayin edildi (107). Roma, Limni (Lemnos) ile Delos’u muhafaza eden Atina’nın hürriyetine saygı gösterdi; Yunanistan’a şairliğini ve adetliği onaylatmaya giden Neron (67 ve 69), Yunanlıların hürlüğünü ilân etti ve sitelerden vergiyi kaldırdı; ama bu vergiyi Vespasianus tekrar koydu. Hadrianus, dönem dönem bayramlar kutlayarak bir Yunan birliğinin doğmasını destekledi (128-129 kışı). 176’da Marcus Aurelius, Atina üniversitesini yeniden teşkilâtlandırdı; iyi bir eğitim görmüş sayılmak için Yunanistan’a gitmek, belâgatçiler ve filozoflarla tanışmak şart sayılıyordu; haydutlara rağmen oyunlar çok turist çekiyordu. Yunanistan, Hadrianus ve Herodes Atticus gibi bilim ve sanat koruyucusu, Yunan dostu, imparatorların desteklediği fikir gelişmesinden gurur duyuyordu. Bununla beraber Asya eyaletinin fikir ve ekonomi gelişmesinden zarar görmekteydi; nüfusu azalan, Doğu ile Batı arasında aracı rolünü kaybeden ülkede, lüks sanayi ile Patrai ve Korinthos kolonilerindeki birkaç ticarî faaliyetten başka şey kalmamıştı. Varlıklı sınıfların hâkim olduğu siteler yoksullara yardım yükümlülükleri yüzünden zenginleşemiyordu. Barbarlar tarafından tehdit edilen (Atina’nın Heruliler tarafından alınması [267-268]) Yunanistan, Constantinus zamanında İllyricum eyaletine bağlandı ve imparatorluğun genel gelişmesinden yararlandı. Decuriolara benzer görevleri olan dekaprotos’lar vergileri topluyor, halkın geri kalan kısmı ise yavaş yavaş toprak kölesi haline geliyordu. İstanbul’un kuruluşundan sonra ülke ihmal edilmeye başlandı.Bizans Yunanistanı
395’ten sonra Yunanistan, Doğu imparatorluğuna katıldı; hem İllyria (Makedonya piskoposluğu), hem de Doğu (Trakya piskoposluğu) praetorluğuna bağlıydı. Birçok defa istilâlarla yakılıp yıkıldı: Arcadius’un hükümdarlığı sırasında Eleusis tapınağını yıkıp Peloponnesos’a kadar ilerleyen Vizigotlar. 479’da Makedonya’yı aşan Ostrogotlar. Korinthos kıstağının kuzeyindeki bütün bölgeyi yağma eden (540) Hunlar, 547’den sonra İslavlar ve Avarlar (591), Kıbrıs’ı (649) ve Rodos’u alan Araplar.
Barbar halkların yerleşmesinin izlediği bu akınlar, halkın yapısını değiştirdi. Birçok İslav, ülkenin iç taraflarına yerleşerek IX. yy.dan sonra Hıristiyanlığı kabul etti; bu sırada eski halklar kıyılara ve adalara doğru göçtü.
İdarî teşkilât da değişti; tehlike, strategoslar emrinde thema (Yunanistan’da dört tane) adı verilen askerî idare bölgeleri kurulmasına yol açtı. Fakat, özellikle Batı İmparatorluğu’nun yıkılmasından (476) sonra, Yunanistan, Bizans İmparatorluğunda, kültür alanında üstün bir yer aldı. Theodosius II, Yunanlı karısı Eudoksia’nın etkisiyle İstanbul’da bir Yunan üniversitesi kurdu (425) ve hükümlerin Yunanca verilmesini kabul etti. Justinianus 529’da, Atina’daki paganlığın yuvası gözüyle bakılan felsefe okullarını kapattıysa da, kararnamelerinin çoğunu Yunanca olarak yayımladı ve Yunan anlayışı çağının yazar ve sanatçıları için ilham kaynağı oldu. 630’a doğru Herakleios “basileus” unvanını kabul etti ve Yunancayı resmî yönetim ve ordu dili haline soktu. Hıristiyan kilisesi bu dili kullanarak yayılmasına yardım etti. Halk hemen her yerde halk Yunancasını konuşuyordu.
Yunanistan, imparatorluğu parçalayan din kavgalarına sürüklendi ve 727’de kutsal ikona aleyhtarı Leon II İsauros’a karşı ayaklandı. Doğu’nun, geri kalan kısmı gibi, 1054’teki mezhep ayrılığını izleyerek Ortodoks oldu ve İstanbul patrikliğine bağlandı.
Yunanistan VIII. yy.dan sonra yeni felâketlere uğradı. 746’da veba salgını halkın yarısını öldürdü. Kıbrıs’ı geri alan (746) Konstantinos’un bir süre durdurmayı başardığı Araplar önce Girit’i (826), sonra Selanik’i (904) aldılar. X. yy. sonunda Arapların durdurulmasına karşılık (961’de Nikephoros Phokas’ın Girit’i geri alması), Bulgarlar ortaya çıktı; Bulgar çarı Samuil, Thermopylai’ye kadar ilerledi; orada Bulgarkıran Basileios II’ye yenildi (Sperkheios, 996); kısa süre sonra Normanlar Epir’e çıktılar (1081) ve Eğriboz ile Attike’yi yakıp yıktılar (1147). Bu istilâlar Yunanistan’ı büyük ölçüde yoksullaştırdı. Birçok köylü, şehirlere doğru göçtü ve kırlarda, Messenia’daki Kantakuzenos’larınki gibi büyük feodal mülkler kuruldu. Hükümdarlar çoğunlukla barbarlara karşı, Venedik cumhuriyetinin desteğini aradılar; Venedik de bundan, ticaret üsleri elde etmede yararlandı. Üçüncü Haçlı seferi sırasında İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard, Kıbrıs’ı fethederek (1191), ertesi yıl eski Kudüs kralı Gui de Lusignan’a bıraktı; Lusignan’ın yerine geçen (1194) kardeşi Amaury 1197’de Kıbrıs kralı unvanını aldı. Krallık 1489’da Venedik’in eline geçti. Dördüncü Haçlı seferi (1204) Flandre kontu Baudouin’e verilen bir Latin İmparatorluğunun (etkisini Trakya’ya yaydı) ve frank prensliklerinin kurulmasıyla sonuçlandı. Selanik (veya Makedonya) krallığı Bonifacio di Montferrato’ya verildi. Bonifacio, Tesalya ile Attike’yi de fethederek arkadaşlarına fiefler (İtalyan Pallavicini’ye Bodonitsa, Comtois de La Roche’a Atina ile Thebai) bağışladı. Bu arada Bizanslı Mikhael I, Mora prensliğini kurdu: kardeşi ve mirasçısı Theodoros, prensliği genişletti ve 1222’de Selanik’i Bonifacio di Montferrato’dan aldı.
O tarihten sonra, Frankların Mora adını verdikleri Peloponnesos Guillaume de Champlitte ve Geoffroi de Villehardouin tarafından fethedilerek (1205), Akhaia prensliği haline geldi, prensliğin başına 1209’da Geoffroi geçti. Venedik, Eğriboz’u (veya Negraponte) ve Yunan adalarını kendine ayırarak prenslik haline getirdi (Naksos, Limni [Lemnos] v.b. düklüğü), Girit ise doğrudan doğruya Venedik Cumhuriyeti tarafından yönetildi.
Mora’da Geoffroi, Lakonia (1210), Korinthos, Nauplion ve Argos’a boyun eğdirdi; Bizanslıların elinde yalnız Monembasia (Malvasia) limanı kaldı (1212). Geoffroi, Elis’te Andrabida’yı başkent yaptı ve büyük mülk sahiplerinin topraklarının bir kısmına dokunmayarak halkı kendine bağladı. Frankların kolonileştirme hareketi, Geoffroi’nin ikinci oğlu Guillaume de Viilehardouin (1245-1278) zamanında gelişti. Guillaume, Monembasia’yı aldı ve ülkeye hâkim olmak için birçok müstahkem şato yaptırdı (Mystra, Leuktron v.b.), Atina ve Bodonitsa prenslerine metbuluğunu kabul ettirdi; fakat 1259’da imparator Mikhael Palaiologos’a yenilerek Mystra, Monembasia ve Mani’yi bırakmak zorunda kaldı. Kızını, Sicilya kralı Charles d’Anjou ile evlendirerek onun metbuluğunu kabul etti; 1404’te düklüğü Cenevizli serüvenciler ele geçirdiler, fakat kısa süre sonra Bizans’a boyun eğdiler (1430). Franklarla yerlilerin bir arada yaşaması birçok melezin doğmasına yol açtı. Mora’da parlak bir medeniyet gelişti.
La Roche’ların yönetimi sırasında Atina düklüğü, Tesalya’ya metbuluğunu kabul ettirdi; sonra 1311’de Kopais gölü yenilgisi ertesinde, katalan çapulcular tarafından işgal edildi; Katalanlar Sicilya kralının himayesini kabul ettiler. Sicilya kralı prensliği, Floransalı Norino Acciaivoli’ye (aynı adı taşıyan bankacıların akrabası) bıraktı. Floransalılar Atina’ya fikir hayatındaki parlaklığını yeniden kazandırdılar ve hümanist hareketi desteklediler.
Kudüs krallığının kaybından sonra (1291), askerî Saint-Jean Şövalyeleri tarikatı, önce Kıbrıs’a çekildi, sonra Yunanlılardan Rodos’u aldı (1306-1308); bu adadan Türkler tarafından kovulunca (1522), Kari V’ten Malta’da yerleşme hakkını elde etti (1530).
Yunanlı imparatorlar Franklara ve Venediklilere karşı Cenovalılara dayandılar ve onlara Foça (Phokaia) [1275] ile Sakız (Khios) [1304] ve Lesbos (Midilli) [1355] adalarını bıraktılar. XV. yy.da, Yunan medeniyetinin Doğu İmparatorluğunun ilk zamanlarından daha parlak bir hale geldiği eyaletlerin çoğunu geri almışlardı.

Türk hâkimiyeti
Yunanistan’ın tam olarak Osmanlı hâkimiyetine girmesi Murad I devrinden, Bayezid II’nin 1500 yılı içinde Koronenethone gibi Venediklilerin elinde bulunan limanları zapt etmesine kadar sürdü. Osmanlılar özellikle, Murad I devrinde Hacı İlbeyi’nin 1364 yılında haçlılara karşı kazandığı Sırp Sındığı zaferi ile Gümülcine (Komotini), Serez (Serrai), Drama ve Kavala’yı alarak Yunan topraklarına ayak bastılar. Yıldırım Bayezid zamanında Tesalya (Thessalia), Yenişehir (Neapolis), Vardar (Aksios) dolayları ele geçirildi. 1392 ilkbaharında Selanik (Thesaloniki) ve Halkidikya (Khalkidike fethedildi. Akıncı beylerinden Evrenos Bey, Epir (Epeiros) ve Attike bölgelerinin bir kısmını Osmanlı topraklarına kattı. 1397’de Yıldırım Bayezid güneyde Attike yarımadasına inerek Atina (Athenai) şehrine girdi. Mora (Pelaponnesos) yarımadasındaki despotlukları Osmanlı yönetimine bağlı duruma getirdi. Murad II, Fetret devrinde (1402-1413) Bizans’a geri verilen Selanik şehrini 13 Mart 1430 yılında tekrar Osmanlı topraklarına kattı. Epir’in başkenti Yanya (İoannina), 9 Ekim 1431 tarihinde ele geçirildi. Fatih Sultan Mehmed, 1453 yılında İstanbul’u fethettikten sonra, iki Bizans dukalığı şeklinde yönetilen Mora yarımadasını Osmanlı hâkimiyeti altına almak için 1458 yılında birinci Mora seferine çıktı. Bu sırada Attike yarımadasında Osmanlı devletine vergi veren bir Latin dukalığı bulunuyordu. Mora’nın güneyindeki Methone-Korone limanları da Venediklilere aitti. Fatih Sultan Mehmed 1458 yılı Ağustos ayı içinde Atina şehrine girdi. Attike bölgesi bir sancak olarak Rumeli beylerbeyliğine bağlandı. Korinthos kanalını geçen Fatih, Petras’a (Patrai) geldi ve bu şehrin imarı konusunda gerekenlere emir verdi. Fatih Mora’da bulunan iki despotluğa da yeni bir yönetim getiriyordu. Korinthos’ta yapılan antlaşma gereğince Mora üç bölgeye ayrılıyordu: birinci kısım, doğrudan doğruya Osmanlı devletine bağlanacaktı. Diğer iki kısım da Osmanlı devletine yıllık 300 duka altını vergi ödemek üzere prens Dimitrios ile prens Thomas arasında bölüşülüyordu. Fatih, 1460 yılında ikinci defa Mora seferine çıkmak zorunda kaldı. Buna sebep Osmanlı devletinin himayesinde bulunan iki kardeş Palaiologos ailesine mensup prens Thomas ve prens Dimitrios arasındaki mücadele idi. 13 Nisan 1460’ta İstanbul’dan hareket eden Fatih Sultan Mehmed, Mora meselesini çözümleyerek iki Rum despotluğunu ortadan kaldırdı. Prens Dimitrios’a Enez’i (Ainos) verdi. Prens Thomas ise papaya sığınmıştı. Mora’da Palaiologos sülâlesine son verildikten sonra merkezi Patras olan sancakbeyliği durumuna geldi. Bunun dışında Yunan yarımadasına komşu Ege denizindeki adalar da Murad I döneminden itibaren Osmanlı hâkimiyetine girmeye başlamışlardı. Mora yarımadasında Venediklilerin elinde İnebahtı (Naupaklos) ve Navarin (Nauarinon) limanları kalmıştı. Bundan başka, Kythera ile Antikythera adaları ise Venediklilerin hâkimiyeti altındaydı.

Bayezid II Venedik Cumhuriyetinin Osmanlı devletine takındığı düşmanca durum yüzünden, 31 Mayıs 1499 tarihinde İstanbul’dan hareket ederek Venedik’e karşı Yunanistan seferine çıktı. Osmanlılar, Kemal Reis yönetimindeki donanma ile 28 Temmuz 1499 tarihinde Venedik’e karşı Sapienza deniz savaşını kazandılar. 30 Ağustos 1499’da İnebahtı kalesi ele geçirildi. 10 Ağustos 1500’de Methone, 16 Ağustosta Korone Osmanlı ordularına teslim oldu. Böylece Yunanistan tamamen Osmanlı hâkimiyeti altına girdi. Rumların Osmanlı İmparatorluğu içinde diğer Hıristiyan reayaya göre imtiyazlı durumları vardı. Rumlar din, dil hürriyetine sahip durumda idiler. Köylülere toprak üstünde mülkiyet hakkı da tanınmıştı. Özellikle Rum tacir ve gemicilerinin imtiyazları köylülerinkinden de genişti. Deniz ticareti ile uğraşan Rum tacirleri Venedik Cumhuriyetinden boşalan Doğu Akdeniz ticaret alanına sahip çıkmışlardı. 1816’da Rum denizcilerinin elinde 600 kadar ticaret gemisi bulunuyordu. İstanbul’da oturan Fenerli Rumlar ise genellikle tercümanlık başta olmak üzere bazı idarî işlerde görev alırlardı. XIX. yy.da Yunan ihtilâlinin oluşumunda ise birinci derecede etkili olan yabancı devletlerin Yunan milliyetçiliğini uyandırma gayretleri 1789 Fransız devrimi sonucunda Avrupa’ya yayılmaya başlayan milliyetçilik akımları, lort Byron gibi Avrupalı aydınların girişimleri ile etkinliğini artırdı. Özellikle 1797 tarihli Campo-Formio antlaşması sonucu Osmanlı İmparatorluğuyla sınır komşusu olan Fransa’nın da bu konuda büyük katkısı oldu. İmparatorluktaki imtiyazlı durumlarından yararlanan Rum aydınları Avrupa ile ilişki kurarak Yunanistan’ın hâkimiyeti, hatta eski Bizans İmparatorluğunun canlandırılması yönünde çalışmaya başladılar. Yunan ayaklanmasının ilk teşkilâtlanması 1814 yılında Odesa’da meydana getirilen Etniki Eterya (Ethniki Hetairia) cemiyetidir. Cemiyetin ilk gayesi eğitim ve öğretimi Hıristiyan reaya arasında yaygınlaştırmaktı. Gerçekte ise Rum patriğinin yönetiminde eski Bizans İmparatorluğunu kurmak ülküsü izleniyordu.

Yunan isyanının ilk belirtileri 1820 yılındaki Eflak-Boğdan isyanında görüldü. Ayaklanma hareketini yöneten Aleksandros Ypsilantis Rus, Rumen ve Bulgarların da yardımını sağlamak amacıyla 3000 kişilik bir kuvvetle ayaklandı fakat başarılı olamayarak Avusturya’ya sığınmak zorunda kaldı. Eflak ve Boğdan’da isyan bastırıldığı sırada Mora’da Rumlar başkaldırdılar (18 Şubat 1821). Mora isyanı kısa zamanda gelişti. Halk geniş ölçüde ayaklanmaya katıldı. Patras patriği bütün Rumları Türklere karşı savaşa çağırdı. Ayaklanma millî ve dinî bir karakter alarak genişlemeye başladı. Eflak-Boğdan ve Mora ayaklanmaları İstanbul’da heyecan yarattı. Ayaklanmada parmağı olan Etniki Eterya cemiyetinin ileri gelen üyelerinden patrik Gregorios ve diğer metropolitler asılarak idam edildi. Avrupa devletleri görünüşte tarafsız davranma gayreti içindeydi. Avrupa kamuoyu ise Rumların yanında yer alıyordu. Buradaki mücadele bir bakıma “Hıristiyanların Müslümanlarla çarpışması” olarak tanımlanıyordu. Asiler 1822 yılının Ocak ayında Epiduros’ta bir kurultay toplayarak Yunanistan’ın bağımsızlığını ilân ettiler. Avrupa’da eğitim görmüş olan Maurokordatos, hükümet başkanı oldu. Osmanlı devleti, gayretlerine rağmen isyanın önüne geçemiyordu. Yeniçerilerin düzensiz ve isteksiz savaşmaları, başarıyı önlüyordu. Bu durum karşısında Mahmud II, Mısır valisi Mehmed Ali Paşadan yardım istemek zorunda kaldı. Mısır valisinin batı eğitimli yetiştirilmiş askerleri, Rodos’ta Osmanlı donanmasıyla birleştiler. Mehmed Ali Paşa, Osmanlı devletinin, kendisine Girit ve Mora valiliklerinin verileceği sözü üzerine, Mora isyanını bastırmak için oğlu İbrahim Paşanın kumandasında 16.000 asker, 54 gemi, 150 top ve malzeme taşıyan 400 ticaret gemisi verdi. 1824-1827 yıllarında Mora, âsilerden temizlendi. 1827’de ayaklanmanın merkezi sayılan Mesolongi teslim oldu. Mora ayaklanması tam bastırıldığı sırada Avrupa devletlerinin olaya karışması, durumu değiştirdi. 1825’te Rus çarı olan Nikolay I, Doğu Akdeniz’de Mehmed Ali Paşanın kuvvet kazanmasını istemiyordu. Avusturya’yı müdahale konusunda ikna eden çar, Babıâli’ye Yunan ayaklanması konusunda nota verdi. Osmanlı hükümeti, isyanın yatışmak üzere olduğu bu dönemde Rusya’nın işe karışmasını önlemek amacıyla 7 Ekim 1826’da Akkerman antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma Yunan isyanına ait hiçbir madde taşımıyordu. Ruslar, Akkerman antlaşmasıyla bazı ticarî ayrıcalıklar elde etti. Öte yandan İngiltere de kamuoyunun ağır basması yüzünden Rusya ile birlikte Yunan isyanı ile ilgilenmeye başladı. Ruslar ve İngilizler İbrahim Paşanın Mora’da baskı yaptığını ileri sürerek Petersburg protokolünü imzaladılar (4 Nisan 1827), Protokolde Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğuna bağlı olarak vergi veren muhtar bir devlet olması ileri sürüldü. Bu konuda fikir birliğine varan İngiltere, Rusya ve Fransa 6 Temmuz 1827 tarihinde Londra antlaşmasını onayladılar. Antlaşma gereğince Yunan âsilerine yardım konusundan başka, Osmanlı devletine baskı yapılması da karar altına alınmıştı. Osmanlı hükümeti Londra antlaşmasını içişlerine karışma saydığından bu kararları tanımadı; bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya, bir ültimatomla, Türk ve Mısır kuvvetlerinin Yunanistan’dan çekilmesini istediler.
Ültimatom reddedilince müttefik donanma 20 Kasım 1827 tarihinde Navarin limanına girerek Osmanlı ve Mısır gemilerini batırdı. Bu olay Avrupa’da geniş yorumlara yol açtı, Avrupa’da yürütülmekte olan içişlerine karışmama prensibiyle beraber Avusturya başbakanı Meternich’in kurmuş olduğu denge sistemi bozuldu. Fransızlar geçici olarak Mora’yı işgal ettiler. Bu olayların ardından 1828-1829 Osmanlı-Rus Harbi çıktı. Rumeli ve Anadolu yönünden baskı altında kalan Osmanlı devleti, 14 Eylül 1829 tarihinde Rusya ile Edirne antlaşmasını yapmak zorunda kaldı. Osmanlı devleti bu antlaşmanın maddelerinin birinde İngiltere ve Rusya’nın imzalamış olduğu Petersburg protokolünü tanımak zorunda kalıyordu. Böylece 14 Eylül 1928 Edirne barış antlaşması gereğince bağımsız bir Yunan krallığı kurulmuş oluyordu.

Yunanistan krallığı
Yunanistan önce, Nauplion’u geçici başkent yapan diktatör Kapodistrias tarafından yönetildi. Kapodistrias’ın öldürülmesinden (1831) sonra, ülke 1832’de bir krallık haline getirilerek tahta Bayyeralı prens Othon çıkarıldı. Othon, idarî görevlere ve orduya alınanları doldurarak halkı kendine düşman etti. Kallergis’in yönettiği bir hükümet darbesi (Eylül 1843), Othon’u bir anayasa çıkarmayı vaat etmek zorunda bıraktı ve Mart 1844’te bir Millet meclisi anayasayı onayladı; oyla seçilmiş bir meclis ve kral tarafından kaydı hayat şartıyla tayin edilmiş bir senatoya rağmen ülkede parlamenter rejim yoktu. Othon böylece, Rusya’nın desteğiyle otoritesini koruyabildi. Durumdan memnun olmayan İngiltere, David Pacifico adlı bir Yahudi alacaklının isteklerini destekleyerek 1850 başında Yunan kıyılarını abluka etti. Fakat bu beceriksizce müdahale Rus etkisini arttırdı; çar, bu arada Yunan kilisesinin idarî bağımsızlığını kabul ettirmek için padişaha başvurdu. Kırım Savaşı sırasında (1854-1856), Yunanlıların Rusya’ya sempatisi ve Türk eyaletleri Epir ve Tesalya’daki Yunan ayaklanmaları, Fransa ile Büyük Britanya’yı Pire’ye asker çıkarmaya yöneltti; bu kuvvetler 1857’ye kadar Pire’de kaldılar.
Othon 1862’de devrildi. İngiltere, Doğu Akdeniz’deki Hindistan yolu üstünde çok önemli olan Yunanistan’a nüfuzunu kabul ettirebilmek için, Millet meclisine Galler prensinin kayınbiraderi Danimarkalı Georgios’u kral seçtirdi (Ekim 1863); yeni hanedanı kendisine bağlamak amacıyla 1815’ten beri elinde tuttuğu İon adalarını Yunanistan’a bıraktı (1864). Ülkede 1864 Anayasasıyla hükümdarın hakları kısıtlandı ve genel oyla seçim sistemi kabul edildi; fakat parlamenter rejim ancak 1875’te kurulabildi.
Georgios I, 1866’da Giritlilerin Türklere karşı ayaklanmasını destekledi, fakat öbür devletlerden yardım göremediği için adayı Osmanlılara bırakmak zorunda kaldı. 1877-1878 Rus-Türk Savaşı sırasında Yunanistan’a 1881 İstanbul konferansında kararlaştırılan Tesalya ve Epir’deki sınır düzeltmeleri vaat edildi. 1878’deki reform vaatlerinin yerine getirilmemesinden memnun olmayan Giritliler, 1896 Martında Yunanlı gönüllülerin desteğiyle ayaklandılar ve Şubat 1897’de Yunan hükümeti (Deligiannis) Girit’e asker çıkardı. Prens Konstantinos kumandasında Yunanlılar Makedonya’ya girdiler fakat yenildiler. Büyük devletlerin aracılığıyla mütareke kabul ettirildi ve İstanbul antlaşmasıyla (Aralık 1897) Girit, Yunan prensi Georgios’un himayesinde muhtar ilân edildi. Georgios baskı rejimi yüzünden 1905’te bir ayaklanmaya yol açtı ve yerine Zaimis getirildi.
Ekim 1908’de başlayan Balkan buhranı Yunanistan’da ve Girit’te milliyetçi bir harekete fırsat verdi; Girit’te Venizelos adanın Atina hükümetine bağlandığını ilân etti. 1909 Ağustosunda bir askerî hükümet darbesi sonunda Venizelos başbakan oldu (1910). O tarihten sonra Venizelos hiç vakit kaybetmeden Yunanlıların oturduğu bütün toprakları birleştirmeye çalıştı. İçte, başlıca hürriyetleri sağlayan bir Anayasa oylattı (1911) ve yabancı teknisyenlerin yardımıyla, ülkeyi idarî, askerî ve iktisadî bakımdan teşkilâtlandırmaya çalıştı. Yunanistan, Rusya’nın aracılığıyla Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ ile birleşti ve bu Balkan birliği Türkiye’ye savaş açtı (18 Ekim 1912). Bk. BALKAN Seferleri.

Yunan ordusu Epir ile Makedonya’yı istilâ etti ve Selanik (Kasım 1912) ile Yanya’yı (Nisan 1913) ele geçirdi; bu olaylar sırasında Georgios Selanik’te öldürüldü ve yerine oğlu ve Alman imparatoru Wilhelm’in kayınbiraderi Konstantinos geçti (Mart 1913). Mayıs 1913 Londra konferansında bu ilk anlaşmazlık sona erdi, fakat Makedonya’nın bölüşülmesiyle ilgili çekişmeler, bir yanda Bulgaristan ve eski müttefikleri, öte yanda da Türkiye ve Romanya ile bir savaşın patlak vermesine yol açtı (Haziran 1913). Bulgaristan’ın bozguna uğramasından sonra imzalanan Bükreş antlaşmasıyla Yunanistan, Selanik ile birlikte Makedonya’nın büyük bir kısmını, Khalkidike’yi, Kavala’yı, Güney Epir’i, Girit’i ve Sisam (Samos), Sakız (Klios), Midilli (Leskos), Limni (Lemnos) adalarını aldı. Birinci Dünya Savaşı sırasında hükümet, kralın etrafında toplanan “Almanseverler” ile müttefiklerin yanında yer almak isteyen Venizelos’u tutan “yurtseverler” olmak üzere ikiye bölündü. Müttefikler Çanakkale seferine giriştiği zaman Venizelos Yunanistan’ın savaşa girmesini teklif etti; fakat Konstantinos’un baskısıyla istifa etmek zorunda kaldı (5 Mart 1915). Ağustosta yapılan seçimlerle yeniden iktidara gelen Venizelos, Sırbistan’ın istilâsı (Ekim 1915) sırasında 1913 ittifakının taahhütlerini yerine getirmek istedi ve müttefiklere Selânik’e gizlice çıkarma yapmalarını öğütledi; sonra da bu çıkarmayı ancak şeklen protesto etti. 5 Ekimde tekrar çekilmek zorunda kaldı ve yerine önce Zaimis, sonra Skuludis getirildi. Skuludis Selânik’e çekilen müttefik kuvvetlerini silâhsızlandırma yoluna gitmeden Yunanistan’a düşmanlarının girmesine karşı koymak istemediğini bildirdi. Venizelos, amiral Kunduriotis ve general Danglis’in Selanik’te cumhuriyetçi bir hükümet kurmaları (Eylül 1916) Konstantinos’u Merkez imparatorluklarıyla bir ittifak tasarlamaya yöneltti; bunun üzerine general Sarrail, Pire’ye Fransız deniz piyadelerini çıkardı; fakat bu birlikler Zappeion’da pusuya düştü (1 Aralık 1916). Sarrail, Yunan kuvvetlerinin Mora’ya çekilmelerini istedi. Fakat kraliyet hükümeti Tesalya’da çete kuvvetleri kurdu; bu kuvvetlerin müttefikleri tehdit etmesi üzerine Sarrail Mayıs 1917’de Tesalya’yı işgale karar verdi. 11 Haziranda, müttefikler yüksek komiseri Jonnart aracılığıyla Konstantinos’un istifasını isteyen bir ültimatom verdi. Konstantinos bu isteğe boyun eğdi ve tahta ikinci oğlu Aleksandros çıktı. Aleksandros hemen Venizelos’u göreve çağırdı. Yunanistan 26 Haziranda Merkez imparatorluklarına savaş açarak on tümenle müttefiklerin safına katıldı.
Yunanistan’ın istekleri, 1919’da Bulgaristan ile yapılan Neuilly antlaşması (Batı Trakya’yı ve Dedeağaç [Aleksandrupolis] dolaylarındaki Ege kıyılarını aldı) ve Ağustos 1920’de Türkiye ile imzalanan Sevr antlaşması (Doğu Trakya, İmroz ve Bozcaada adalarıyla İzmir bölgesini aldı) sonucunda önemli oranda gerçekleştirildi. Kuzey Epir Yunanistan’a verilmedi.
Mustafa Kemal’in Sevr antlaşmasına karşı çıkmasından yararlanan Büyük Britanya, 1920’de Türkiye Cumhuriyetine Yunanistan’ı saldırtmak için Venizelos’un emperyalist duygularını kışkırttı. Halk bu yeni savaşı tutmadı; kral Aleksandros’un ölümünden (Ekim 1920) sonra, 14 Kasım seçimlerinde “Büyük Giritli”nin siyaseti reddedildi ve 5 Aralıkta yapılan plebisitle tahta tekrar Konstantinos çıktı; Venizelos yurtdışına göçmek zorunda kaldı. Anadolu’daki savaş bozgunla sonuçlandı ve hükümet Mudanya Mütarekesini imzaladı (Ekim 1922) [Bk. BALKAN Seferleri). Albay Plastiras’ın peşine takılan Venizelos’çu subaylar Konstantinos’u Georgios II lehine tahttan feragat etmek (Eylül 1922) zorunda bıraktılar; Georgios II ülkeyi Plastiras ve Gonatos’un ihtilâl komitesiyle yönetti. Yunanistan Lozan (Lausanne) antlaşmasıyla İzmir’den ve Meriç nehrinin doğusunda kalan Trakya topraklarından vazgeçmek, komşularıyla azınlıkların mübadelesini kabul etmek zorunda kaldı. Ancak 200.000’i yurtdışına göçen 1.400.000 mülteci, ülkenin iktisadî durumunu güçleştirdi ve 1923’te köylüye dağıtmak için bir toprak reformu yapılmasını gerektirdi. İktisadî güçlükler muhalif partilerin kurulmasına yol açtı: Papanastasiu’nun Demokratik birliği (Genel Çalışma konfederasyonuna dayanan Komünist partisi). Metaksas’ın krala bir hükümet darbesi denemesinden (Kasım 1923) sonra yapılan Aralık seçimlerinde Venizelos taraftarları büyük başarı kazandı ve Georgios II naipliği amiral Kunduriotis’e bırakarak çekildi (18 Aralık 1923).

Yunan cumhuriyeti
25 Mart 1924’te ilân edilen cumhuriyet Nisanda yapılan bir plebisitle onaylandı ve amiral Kunduriotis başkan oldu. Cumhuriyet bir dizi buhran geçirdi; Papanastasiu’nun ilk hükümetinden sonra iktidara General Pangalos geldi (Haziran 1925), fakat diktatörlüğü kısa süre sonra General Kondylis tarafından devrildi (Ağustos 1926). Zaimis, çoğunluk sağlamayan seçimlerden sonra bir Cumhuriyetçi Birlik hükümeti kurdu ve 1927’de parlamenter bir anayasa yayımladı. Dış siyasette en önemli olay Ekim 1925’te Bulgaristan’ı istilâ denemesi oldu; bu deneme de, Arnavutluk’un Argirokastro topraklarında hak iddia edilmesi de hemen Milletler Cemiyeti tarafından önlendi. İngiltere’nin aracılığıyla (Ağustos 1926) Yugoslavya ile bir dostluk antlaşması imzalandı, fakat parlamento bu antlaşmayı onaylamadı. İç durumu malî sıkıntılar bozdu; drahmiyi istikrara kavuşturmak ve dışarıdan borç almak gerekti. Temmuz 1928’de başbakanlığa getirilen Venizelos fiilî bir diktatörlük uyguladı. Fakat eski emperyalist siyasetinden vazgeçerek, önce İtalya (Eylül 1928), sonra Yugoslavya (Mart 1929) ile birer dostluk antlaşması imzaladı, Türk hükümeti başkanı İsmet İnönü ile görüştü (1931) ve 1929’da, 1878’den beri adada yerleşmiş olan İngilizlerin çıkarılması için bir komitenin kurulduğu Kıbrıs’ta milliyetçi hareketi desteklemedi. Bu dönüş ve Mayıs 1932’de altın ayarının bırakılması sonucunda Venizelos istifa etmek (Mayıs 1932) zorunda kaldı; yerine önce Papanastasius sonra Kasım ayında Tsaldaris geçti.
General Plastiras’ın yaptığı yeni bir hükümet darbesinden sonra (Mart 1933) iktidara General Kondylis geldi (Mart 1935) ve 10 Ekimde cumhuriyet yönetimine son verdi.Krallığın yeniden kurulması
Bir plebisitle çıkarılan Georgios II Kasım 1935’te geri döndü ve Venizelos kesinlikle yurtdışına göçtü. Kral, Demertzis başkanlığında bir kabine kurduktan sonra, General Metaksas’ın 1927’de Anayasayı kaldırması, parlamentoyu dağıtmasına ve 1936’dan ölümüne kadar (1941) ülkeyi diktatörce yönetmesine göz yumdu. Şubat 1934’te Balkan antantına katılmış olan Yunanistan, Arnavutluk’u ilhakından beri (Nisan 1939) Mussolini’nin tehdidi altındaydı. İtalya 28 Ekim 1940’ta Yunan topraklarını istilâ etti. (Bk. BALKAN SEFERLERİ) Nisan 1941’de Almanlar, ülkede güç durumda kalan İtalyanlara yardıma geldiler. Korinthos’un paraşütçüler tarafından işgalinden sonra 27 Nisanda Atina düştü ve 28 Nisanda bütün Mora işgal adildi. Georgios II, İngilizlerin savunduğu Girit’e çekilmişti (bk. GİRİT muharebesi). 20 Mayısta paraşütçüler adaya indiler. Hanva’nın kaybından (27 Mayıs) sonra İngilizler 1 Haziranda adayı boşalttılar. Georgios II Kahire’ye giderek hükümetini orada kurdu. Birçok kaçak Kahire’de krala katılarak müttefiklerin safında dövüştü. Almanlar Atina’da General Tsolakoğlu’na uydu bir hükümet kurdurdular. Mart 1942’den sonra bu hükümete karşı, direnme teşkilâtlarının faal bir şekilde yönettiği gerilla savaşı başladı. Bu teşkilâtlar şunlardı: E.A.M.’den (Millî Kurtuluş Cephesi) komünistler, E.L.A.S. (Halk Ordusu Komitesi), E.K.K.A. (Millî Sosyal Kurtuluş Birliği) ve E.D.E.S.’den (Millî Demokratik Yunan Ordusu) ılımlılar. Zorla çalıştırılmaktan bıkan halk giderek bu teşkilâtlara katıldı. 10 Mart 1944’te Svolos tarafından bir Geçici Millî Kurtuluş Komitesi kuruldu. Georgios II. sürgünde kurulmuş olan Papandreu hükümetine her eğilimden temsilcileri çağırdı ve Yunanistan’a ancak bir plebisitten sonra girmeye söz verdi.
Rusların Romanya’ya hücumundan sonra Almanlar, Ekim 1944’te Yunanistan’ı boşalttılar: İngilizler Pire’ye çıktı (14 Ekim). Fakat direnmenin aşırı unsurları fiilen komünistlerin yönetiminde olan bir millî cephe kurarak, silâhlarını bırakmayı reddettiler ve 3 Aralıkta İngilizlere karşı mücadeleye giriştiler. Bunun üzerine kral yetkilerini Atina metropoliti Damaskinos’a devretti. Damaskinos, hükümeti General Plastiras’a kurdurdu (Ocak 1945). E.A.M. ve E.L.A.S. ile Varkiza (Barkiza) mütarekesi yapıldı (12 Şubat). 31 Mart 1946 seçimlerine sol partileri katılmadı; seçimleri kazanan halkçılar (kralcılar) 1 Eylül plebisitiyle Georgios II’yi ülkeye çağırdılar. Aşırı sol, krallıkla birleşmeyi reddetti ve Aralık 1947’de Epir’de, Konitsa’da, Sovyetlerin desteklediği geçici bir hür Yunanistan hükümeti kuran General Markos yönetiminde, Kuzey dağlarında iç savaşı yeniden başlattılar. Bu hükümetle önce İngilizler, sonra Mart 1947’den başlayarak hükümet kuvvetlerine malzeme sağlayan Amerikalılar çarpıştılar.
Paris’te İtalya ile imzalanan barış antlaşması (Şubat 1947) Yunanistan’a Rodos ile Oniki adayı kazandırdı. Kısa süre sonra Georgios II öldü (Nisan) ve yerine kardeşi Paulos I geçti. Paulos’un da 1964’te ölmesiyle tahta oğlu Konstantinos çıktı. İç savaş, Ekim 1949’da General Papagos kumandasında hükümet kuvvetlerinin isyancıların merkezi olan Grammos dağlarını almasıyla sona erdi. Mart 1950 seçimlerini General Plastiras’ın “merkez sol” partisi kazandı ve Plastiras Nisan 1950’de hükümeti kurdu. Fakat sağcı partiler, Mareşal Papagos’un yönetimindeki Helen Topluluğu içinde yeniden teşkilâtlandılar. Bu arada Venizelos’un oğlu bir “Merkez Birliği” kurdu.
Stratejik önemi dolayısıyla Yunanistan Amerika’dan büyük yardım gördü ve N.A.T.O.’ya kabul edildi (Şubat 1952).
Mareşal Papagos Kasım 1952’de hükümeti kurdu. İktisadî ve malî durumu düzeltmek için bakan Markezinis drahminin değerini düşürdü (Nisan 1953) ve ihracatı canlandırmak için Çekoslovakya ve Batı Almanya ile ticaret antlaşmaları imzaladı (1954). Komşu devletlerle bir yumuşama siyaseti izlendi: Yugoslavya ve Türkiye ile 1953 antlaşmaları, S.S.C.B. ile diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması. Papagos’un ölümünden (Ekim 1955) sonra Millî Radikal Partinin (E.R.E.) desteklediği Karamanlis hükümeti kuruldu. Şubat 1956 seçimlerini çok az farkla kazanan Karamanlis Mart 1958’de istifa etti, fakat Mayısta tekrar iktidara geldi.
• 1958-1965 arasında siyasi gelişme. 11 Mayıs 1958 genel seçimlerinde Konstantinos Karamanlis’in Millî Radikal Birliğinin (E.R.E.) etki alanı genişledi. Sağ kanattaki bir hükümet için başlıca tehlike, hâlâ E.D.A. (komünistler) ile sol kanat tarımcılarını bir araya getiren Demokratik Toprak Cephesi idi: 79 milletvekiliyle aşırı sol hem sayı hem de güç olarak, ülkenin ikinci siyasî gücü haline geldi. Partisinden 15 milletvekilinin istifası üzerine Mart 1958’de istifa ederek iktidarı Konstantinos Georgakopulos’a bırakmış olan Karamanlis, 17 Mayısta tekrar başbakan olmuştu. Muhalefet, Liberal partinin iki önderinden biri olan Georgios Papandreu’nun ayrılarak Liberal Demokratik partiyi kurmasıyla (25 Nisan 1959) zayıfladı. Merkez kanadın devamlı olarak yıprattığı Karamanlis, bir kere daha istifa etti (20 Eylül 1961); geçici bir hükümet kuran tuğgeneral Konstantinos Dovas, Millet meclisini dağıttı ve yeni seçimlerin 29 Ekimde yapılacağını ilân etti. Eski çoğunluk kanadına karşı çıkmak için, komünist olmayan muhalefet partileri, G. Papandreu’nun önderliğinde bir birleşik Merkez cephesi kurdular.
Merkez’ciler 55 milletvekili fazla (45 yerine 100) çıkardılarsa da, bu fazlalığın çoğu özellikle komünistlerin kayıplarıydı (79 yerine 24 milletvekili); Millî Radikal birlik, 176 milletvekili (300 üzerinden) ile çoğunluğu korudu. Karamanlis dördüncü kabinesini kurdu ve ülkenin kalkınması ve gelişmesi için çalışmalarına devam edeceğini açıkladı. İki koz ortaya koyuyordu: her vatandaşın yıllık gelirini iki kat artırması öngörülen beş yıllık bir plan uygulanması; Avrupa Ekonomik Topluluğu üyeleri ile Yunanistan’ın birleşme anlaşmasının uygulanması (9 Temmuz 1961’de imzalanan bu antlaşma, 25 Eylülde A.E.T. bakanlarınca onaylandı).
Ekim 1961 seçimlerinin sonuçları ve yol açtığı yeni meseleler muhalefet önderleri Markezinis ve Papandreu tarafından şiddetle yerildi ve “seçime dayanan gerçek bir hükümet darbesi” olarak nitelendi.
Siyasî hürriyetleri kısıtlamak ve iç savaşta tutuklanmış bin kadar Yunanlıyı hapishanelerde alıkoymakla suçlanan Karamanlis hükümetini değiştirmek için, ülkede S. Venizelos ve Papandreu tarafından yönetilen geniş bir kampanya açıldı. 22 Mayıs 1963’te, E.D.A. milletvekili Lambrakis’in, barış ve nükleer silâhsızlanma konuları görüşülürken öldürülmesi, ülke ve dünya kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı. İngiliz parlamento üyelerinin suikasttan açıkça hükümeti sorumlu tutmaları üzerine Karamanlis, kralın Londra’ya yapacağı seyahati geri bırakmasını istedi: Paulos I bu isteğe aldırmayınca Karamanlis istifa etti (11 Haziran 1963).

Ticaret bakanı Panagiotis Pipinellis yeni bir çoğunluk hükümeti kurmakla görevlendirildi; fakat yeni başbakan adayını Karamanlis’in “kuklası” olmakla suçlayan Merkez birliği, Pipinellis’e güvenoyu vermedi. Eylül 1963’te Yargıtay başkanı Mavormikhalis, tek görevi parlamentoyu dağıtmak (26 Eylül) ve yeni genel seçimler için seçici kurulu çağırmak olan bir kabine kurdu. Seçimler 3 Kasımda, takviyeli nispî temsil sistemine göre yapıldı; Birleşik merkez, 48 milletvekili kaybeden (176 yerine 128) Millî Radikal birlik aleyhine net bir zafer kazandı (100 yerine 140 milletvekili); aşırı sol da 30 milletvekili (24 yerine) çıkardı. 7 Kasımda, Georgios Papandreu, bir hükümet kurarak Millî Eğitim Bakanlığını üstüne aldı; bu kabinenin 20 üyesinden yalnız biri, Birleşik merkezden değildi. Fakat parlamentodan ancak E.D.A.’nın 28 oyu sayesinde güvenoyu alabilen Papandreu istifa etmek zorunda kaldı. 30 Aralıkta yerine kral Paulos’un 16 Şubat 1964’te yapılmasına karar verdiği yeni genel seçimlere kadar ülkeyi yönetecek bir “ticaret kabinesi kurmakla görevlendirilen İoanuis Paraskevopulos (Paraskebopulos) getirildi. 16 Şubat seçimlerinde 33 yeni milletvekili daha çıkaran (140 yerine 173) merkezcilerin durumu iyice sağlamlaştı. Oysa ilericilerin de katılmış olduğu Millî Radikal birlik, ancak 107 milletvekili, komünistler ise 20 milletvekili çıkarabildiler. Kurduğu hükümet bu defa yeni parlamentodan rahatça güvenoyu alan (30 Mart 1964) Papandreu için bu kesin bir zaferdi. 6 Martta kral Paulos I öldü; yerine Konstantinos II adını alan oğlu geçti (Konstantinos 18 Eylülde Danimarka prensesi Anna Mana ile evlendi).
Siyasî buhran (1965-1967). Buhran Kıbrıs meselesinden patlak verdi. Bu meselede Yunanistan devamlı olarak “Enosis”i yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı ilkesini savundu. Kıbrıs’ın bağımsızlığı ilân edilince (1959) Yunanistan, Yunan asıllı Kıbrıslıları destekledi. Oysa 1965 Ocağından sonra S.S.C.B., Makarios ile ilişkilerini ansızın gevşetti ve Türk tezlerine yakınlaştı; Papandreu, ihtiyaten bir uzlaşma yolu aramak zorunda kalınca, Kıbrıslılar ve sağcı Yunan basını tarafından Kıbrıs Yunanlılarını kaderleriyle baş başa bırakmakla suçlandı. Merkez birliğinden onüç milletvekili ayrıldı; sağ kanattan iki bakan istifa etti. Bunun üzerine başbakanın oğlu Andreas Papandreu iktisadî koordinasyon bakanı yardımcılığına getirildi. Oysa, sağ kanat bu yeni bakanı “tarafsız” eğilimli sayıyor ve ordu kurmay başkanı General Genimatas’ın haklarında soruşturma açtırdığı, tarafsız subayların gizli teşkilâtı “Aspida”nın önderlerinden olduğuna inanıyordu. Başbakan, kurmay başkanı ve savunma bakanı Garuphalias’ı görevden alacağını açıkladı. Kral, General Genimatas’ın yerine başkasının tayiniyle ilgili kararnameyi imzaladı ve orduda yapılacak temizliğin kapsamına “solcu” veya “tarafsız” subayların da alınmasını istedi; fakat savunma bakanının görevden alınmak kararını imzalamadı. 15 Temmuz 1965’te Papandreu istifa etti.

Papandreu’nun bakanlarından Georgios Novas parlamentodan güvenoyu alamazken hükümeti kurdu. Papandreu, şiddetle ve açıkça kralı anayasaya aykırı davranmakla suçladı. Merkez lideri lehine büyük gösteriler yapıldı; 23 Temmuzda öldürülen, kral aleyhtarı bir göstericinin Atina’daki cenaze törenine 100.000 kişi katıldı. Bu arada, Novas parlamentodan güvenoyu alamazken millî radikal birlik lideri Kanellepulos parlamentoda şartlarını öne sürdü ve aşırı solun hücumları son derece şiddetlendi. Novas düşünce (5 Ağustos), Stephanopulos, Papandreu taraftarlarının desteği olmadan bir kabine kurmayı reddettiği için buhran devam etti. 18 Ağustosta, kral, eski bir sosyalist mukavemetçi olan Tsirimokos’u hükümeti kurmaya çağırdı. Stephanopulos’un şiddetli hücumlarına, sağ kanada verilen tavizlere ve sokak gösterilerinin şiddetine (monarşi aleyhtarlığı giderek yayılmaktaydı) rağmen, Tsirimokos parlamentodan güvenoyu alamadı (29 Ağustos); iç savaş tehlikesi baş göstermekteydi. Ancak 17 Eylülde, Stephanopulos’un başkanlığında bir uzlaşma kabinesi kurulabildi. Kabineye Novas ve Tsirimokos da (meclis başkan vekili oldu) girdiler. Bu kabine özellikle sağ kanadı sayesinde, güçlükle güvenoyu alabildi. Stephanopulos hükümeti de zaten hemen otoriter bir tutum takındı: sendikacıların tutuklanması, grevcilerin işten çıkarılması v.b. Yeni hükümet ekibi de birçok güçlükle karşılaştı. Ekim 1966’da başlanan ve hoşgörücü bir hükümle sona eren Lambrakis davası siyasî kinleri yeniden alevlendirirken hükümet de, kendisine danışılmadan on dört piskopos seçilmesinden dolayı Yunan Ortodoks kilisesi ile çatıştı. İhtiraslar özellikle Papandreu’nun kişiliği çevresinde billûrlaşıyordu. 1965 Aralığında başbakan Stephanopulos, Merkez Birlik partisinin tutumunu beğenmeyen 45 milletvekilini bir araya getiren Liberal Demokrat partinin başkanlığını kabul ederek merkezci yaşlı önderle kesinlikle bozuştu. Oysa halkın Papandreu’ya sevgisi (15 Mart 1966’da 300.000 kişi Papandreu lehinde gösteri yaptı), aşırı solun Şubat ayında diktatörlüğe karşı birleşme çağrılarını olumlu karşıladığı için artmaktaydı. Stephanopulos hükümetinin ülkedeki istikrarsızlığa son veremeyeceği anlaşıldı. Kabine içinde, dışişleri bakanı Tsirimokos ile ilerici parti başkanı Markezinis arasında Kıbrıs konusunda büyük görüş ayrılıkları belirdi: Tsirimokos Makarios’u, Markezinis ise Grivas’ı tutuyordu. Grivas’ın Makarios’a karşı hazırladığı askerî bir darbe sezilip önlenince Tsirimokos çekildi (11 Nisan), yerine İoannis Tumpas dışişleri bakanı oldu. 9 Haziranda, kabinedeki tek millî radikal birlik milletvekili Burdumpas istifa etti. Temmuzda, Papandreu açıkça yeni seçimlere gidilmesini istemeye başladı; böylece merkezci önder giderek “yeni bir solun” önderi haline gelirken, sağ kanat da kurtuluşu Karamanlis’in tekrar iktidara gelmesinde görmeye başladı. Kasım 1966’da, karışık bir siyasî ortamda Aspida duruşmaları başladı.
E.R.E. ve Kanellopulos, Stepanopulos hükümetine artık güven duymadıklarını bildirince, başbakan çekildi (21 Aralık 1966). Öne alınan ve 1967 ilkbaharında yapılması kararlaştırılan seçimlere kadar, kral, İoannis Paraskevopulos’u parlamento dışı bir kabine kurmakla görevlendirdi. Bu kabine. Papandreu’nun desteği sayesinde parlamentoda güvenoyu aldı (13 Ocak 1961); fakat “Aspida” davasında hüküm verilmesinin (28 subaydan 12’si mahkûm oldu) ve mahkûmlar için sol kanadın bir af önergesi vermesinin ertesi günü, Paraskevopulos istifaya zorlandı (30 Mart). Bu kararın ilk sebebi, başbakanın, merkezci önder Papandreu ile sağ kanat önderi Kanellopulos arasındaki büyük anlaşmazlığı çözme imkânını bulamamasıdır; anlaşmazlığın konusu seçim sonuçlarının ilânına kadar, milletvekillerine dokunulmazlık tanınmasını sağlayacak bir kanun tasarısının yürürlükteki seçim kanununa eklenmesiydi. Sağ kanadın anayasaya aykırı bulduğu bu değişiklik, “Aspida”ya katıldığı için vatan hainliğiyle suçlanan milletvekili Andrea Papandreu’yu koruma imkânını sağlayacaktı. Hükümet başkanlığına getirilen Kanellopulos 14 Nisan 1967’de meclisi feshetti ve seçimlerin 28 Mayısta yapılacağını açıkladı.
• 1967 Hükümet darbesi. Müzmin buhran yeniden patlamak üzereyken seçim kampanyasının açılmasından iki gün önce, 20-21 Nisan gecesinde pek tanınmayan bir grup subay bir hükümet darbesi yaptılar: general Pattakos, albay Papadopulos ve albay Makarezos. Anayasa’nın on bir maddesi hemen yürürlükten kaldırıldı ve Konstantinos Kolias başkanlığında yeni bir hükümet (General Pattakos içişleri bakanı, general Spantidakis başbakan yardımcısı ve savunma bakanı oldu) kral Konstantinos huzurunda yemin etti; oldubitti ile karşı karşıya kalan kral, rejimi kabul etmeye karar verdi.
Her şeyden evvel komünizm aleyhtarı ve “partilerüstü” olduğunu açıklayan yeni hükümet, bütün partileri ve özellikle aşırı solu hedef alan otoriter tedbirlere başvurdu: E.D.A’nın ve birçok derneğin kapatılması, komünist propagandacılara ölüm cezası, on iki Atina gazetesinden altısının kapatılması, binlerce kişinin tutuklanarak Yaros (Giaros) adasında toplanması, birçok memurun işten çıkarılması, edebiyat ve güzel sanatlara sansür konması, anayasayı gözden geçirmekle görevli bir komisyon kurulması (anayasada milletvekili sayısını azaltmak, yürütme gücünü kuvvetlendirmek için değişiklikler yapmak ve referanduma sunmak).

Yeni rejim özellikle Avrupa ülkelerinin tepkisiyle karşılaştı ve Avrupa konseyi tarafından takbih edildi (1968). Yunanistan, Avrupa konseyinden kendiliğinden çekilmek zorunda kaldı (12 Aralık 1969). Yeni rejim durumunu sağlamlaştırırken içte kısmî bir yumuşama görüldü. Dışta Fransa, Rusya gibi ülkelerle yeni iktisadî ilişkiler kurdu (1971-1972).Türkiye-Yunanistan ilişkileri
Balkan harbinden başlayarak (1912) uzun yıllar savaş halinde kalan Türkiye ile Yunanistan, 1923’te Lozan Antlaşmasının imzalanmasıyla barış dönemine girmiş oldu. Bu dönemde başarıya ulaşılabilmesi, taraflar arasındaki son çatışma olan Türk istiklâl savaşında karşılıklı lider durumunda bulunan Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk ile Yunanistan başbakanı Venizelos’un çabaları sayesinde mümkün oldu. Buna karşılık 1925’te Türkiye’nin Fener patriği Konstantinos Arabacıoğlu’nu mübadele yoluyla Yunanistan’a geri göndermesi, Yunanistan’ın ise Yüzelliliklerin gizlice Türkiye’ye girerek yeraltı faaliyetinde bulunmalarına göz yumması, taraflar arasında 1930’a kadar süren yeni bir gerginliğe sebep oldu; İkinci Dünya Savaşında Türkiye’nin savaşın son yılına kadar tarafsız kalmasına karşılık Yunanistan’ın fiilî savaş sahnesi haline gelmesi de uzun süren bir irtibat kopukluğuna yol açtı. 1950’lerde de Kıbrıs’ta Türk ve Rum cemaatleri arasında cereyan eden olaylar ve Yunanistan’ın bu olaylardaki aktif rolü, iki ülkeyi vakit vakit savaşın sınırına kadar getirdi, hatta 1967’deki gerginliğin giderilmesinde üçüncü unsurların araya girmesi gerekti. Bk.

KIBRIS.
Türk-Yunan ilişkilerinde, Lozan antlaşmasından başlayarak 1973’e kadar başlıca şu gelişmeler kaydedildi: 1. Lozan antlaşması imzalandı (1923); 2. iki ülke temsilcilikleri büyükelçi seviyesine çıkarıldı (1924); 3. karma mübadele komisyonunda varılan karma mübadele komisyonunda varılan kararlar sonucu karşılıklı ilişkilerde yumuşama dönemine girildi (1925); 4. Fener patriği Konstantinos Arabacıoğlu mübadele suretiyle Yunanistan’a geri gönderildi (1925); 5. Türk-Yunan sınır antlaşması imzalandı (1926); 6. Yunanistan bu ülkede bulunan Yüzelliliklerin gizlice Türkiye’ye girmelerine göz yumdu (1927); 7. mübadele işlemlerindeki pürüzleri gidermek amacıyla Ankara’da bir antlaşma imzalandı (1930); 8. Yunanistan başbakanı Venizelos, Türkiye’yi ziyaret etti (1930); 9. dostluk, tarafsızlık, hakem ve uzlaşma anlaşmalarıyla deniz kuvvetlerinin karşılıklı olarak sınırlanmasına dair anlaşma Ankara’da imzalandı (1930); 10. Ankara’da bir ikamet, ticaret ve deniz ulaşımı anlaşması yapıldı (1930); 11. Türkiye başbakanı İsmet İnönü ve dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, Atina’ya gitti (1931); 12. Yunanistan başbakanı Panagis Tsaldaris Ankara’ya geldi (1933); 13. iki taraf Ankara’da bir Samimî Antlaşma paktı imzaladı (1933); 14. Türkiye ve Yunanistan ile birlikte Yugoslavya ve Romanya’nın da katıldığı Birinci Balkan* antantı, Atina’da imzalandı (1934); 15. iki devletin ilgili taraflar olarak katıldığı Montreux antlaşması, İsviçre’de imzalandı (1936); 16. kaçakçılığın önlenmesi ve takibiyle ilgili antlaşma, Ankara’da imzalandı (1937); 17. Türkiye başbakanı İsmet İnönü, Atina’yı tekrar ziyaret etti (1937); 18. Yunanistan başbakanı Metaksas, İnönü’nün ziyaretini iade etti (1937); 19. evvelce yapılmış olan dostluk, tarafsızlık, uzlaşma ve hakem anlaşmasıyla Samimî Antlaşma misakına ek protokol Atina’da imzalandı (1938); 20. Bulgaristan’ın da katılmasıyla sonuçlanan Birinci Balkan paktı toplantısı Atina’da yapıldı (1938); 21. suçluların iadesi ve adlî yardım antlaşması, Ankara’da imzalandı (1939); 22. iki ülkenin beraberce yararlandığı Truman doktrini açıklandı (1947); 23. müttefiklerin İtalya ile yaptıkları barış antlaşmasına dayanarak Oniki ada, Yunanistan’a verildi (1947); 24. Türk-Yunan kültür antlaşması imzalandı (1951); 25. taraflar, NATO topluluğu içinde müttefik oldu (1952); 26. Türkiye cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Yunanistan’ı ziyaret etti (1952); 27. Türkiye başbakanı Adnan Menderes, Atina’ya gitti (1952); 28. Yunanistan başbakanı Sophoklis Venizelos, Menderes’in ziyaretini iade etti (1952); 29. Yunan kral ve kraliçesi Türkiye’ye geldi (1953); 30. Yunanistan başbakanı Papagos, Ankara’ya geldi (1953); 31. Yugoslavya’nın da katıldığı İkinci Balkan paktı, Bled’de (Yugoslavya) imzalandı (1954); 32. Kıbrıs’ta Rumların İngilizlere karşı giriştikleri tedhiş olayları (1954), buradaki Türklerin güvenliğini de tehdit etmeye başlayınca Londra’da, Türkiye ve Yunanistan’ın da katıldığı bir konferans toplandı (1955); konferanstan herhangi bir sonuç sağlanamadı; 33. Kıbrıs’ta cereyan eden olayların etkisiyle İstanbul ve İzmir’de Yunanistan ve Rum azınlığı aleyhine 6/7 Eylül gecesi gösteriler oldu (1955); 34. Kıbrıs konusunu görüşmek üzere Türkiye ve Yunanistan başbakanları önce Zürich’te, sonra Londra’da görüştü ve bir anlaşma imzalandı (1959); 35. Yunanistan başbakanı Karamanlis, Ankara’ya geldi (1959); 36. Zürich ve Londra’da Türkiye-Yunanistan-İngiltere-Kıbrıs Rum topluluğu-Kıbrıs Türk topluluğu arasında varılan anlaşmalar gereğince Kıbrıs’ta cumhuriyet ilân edildi (1960); 37. Türkiye dışişleri bakanı Selim Sarper, Atina’ya gitti (1960); 38. Yunanistan dışişleri bakanı Evangelos (Euangelos) Averof (Aberoph), Ankara’ya geldi (1962); 39. 1963 sonunda Kıbrıs’ta iki toplum arasında çatışmaların yeniden başlaması üzerine Londra’da yeni bir konferans toplandı (1964); 40. Amerika’nın eski dışişleri bakanlarından Acheson’un Kıbrıs konusunda teklif ettiği planı görüşmek üzere Zürich ve Londra anlaşmalarına imza koyan taraflar Cenevre’de toplandı (1964); 41. Kıbrıs konusundaki anlaşmazlığın şiddetlenmesi ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerini gerginleştirmesi üzerine Türkiye evvelce Yunanistan ile yapılmış olan ikamet, ticaret ve deniz ulaşımı anlaşmasını feshetti, bunun sonucu olarak İstanbul’da yerleşmiş bulunan Yunan uyruklular sınırdışı edildi (1964); 42. Kıbrıs meselesine bir çözüm aramak amacıyla Türkiye başbakanı Süleyman Demirel ve Yunanistan başbakanı Kolias, Keşan-Dedeağaç sınır kesiminde bir görüşme yaptı (1967); 43. Keşan-Dedeağaç görüşmesinin sonucu olarak Türk ve Yunan temsilcileri Ankara’da, Atina’da, Viyana’da çeşitli toplantılar yaptı (1968); 44. iki ülke dışişleri bakanları Londra’da Kıbrıs konusunda yeni bir prensip anlaşmasına vardı (1968); 45. Yunanistan’daki Türk ve Türkiye’deki Rum azınlıkların eğitim meselelerini kapsayan Karma Kültür Komisyonu protokolü imzalandı (1968); 46. taraflar arasındaki ortak sınırda meydana gelen olaylar hakkında bir anlaşma imzalandı (1971); 47. Kıbrıs’ta, Türk ve Rum toplumlarıyla birlikte Türkiye ve Yunanistan temsilcilerinin de katıldığı, genişletilmiş beşli görüşmelere başlandı (1972).

Askerî tarih
1821’deki asi Yunanlılar Yunan ordusunun öncüleri sayılabilirse de çeşitli muafiyetlerle mecburî askerlik hizmetini koyan Yunan Krallık ordusu ancak 1880 askerî kanunuyla kuruldu. 1886-1928 Arasında 20.000 kişiyi geçmeyen Yunan ordusu bir Fransız askerî heyeti tarafından eğitilirken deniz kuvvetleri de bir İngiliz heyeti tarafından yetiştiriliyordu. Yunan kuvvetleri (1914’te 180.000 kişi), Birinci Dünya Savaşına, Makedonya ve Güney Rusya’da katıldılar ve 5.000 kadar kayıp verdiler. 1922’de Türk-Yunan Savaşının Yunanlıların bozgunuyla sonuçlanması ve Yunan topraklarının genişletilmesi ordunun yeniden teşkilâtlandırılmasını gerektirdi. 1940’ta Yunan ordusu 12 piyade, 2 süvari tümenini seferber edebiliyordu. Bu ordu, Papagos’un kumandası altında İtalyan hücumuna başarıyla direndi, fakat 1941’de Hitler’in istilâsına karşı koyamadı. Bir Yunan tugayı İngiliz kuvvetleri safında İtalya Savaşına katıldı.
İkinci Dünya Savaşında Yunanistan 520.000 kişi kaybetti; ama bunların ancak 20.000’i askerdi. Savaş biter bitmez Yunan halkı bu defa da iç savaşın kanlı karışıklıklarına göğüs germek zorunda kaldı. Ülkede barış sağlanınca Yunanistan A.B.D.’nin malî ve askerî yardımlarından yararlandı. 1952’de, Türkiye’nin yanı sıra, Atlantik paktına katıldı. Yunanistan bu pakt için 5 tümen ve 7 taktik filoyu silâh altında tutmayı taahhüt etti. Kuvvetlerinin toplam mevcudu 1963’te 200.000 kişiye ulaşıyordu. (130.000’i kara, 40.000’i hava, 30.000’i deniz kuvvetlerinde). O tarihte Yunan Deniz Kuvvetleri yirmi kadar muhribi kapsıyordu.
Özellikle 1963 ve 1964’te devletin B. Britanya ve Türkiye ile ilişkilerini Kıbrıs konusunda etkileyen ciddî gelişmelere rağmen, Yunanistan, Atlantik paktı üyesi olarak kaldı Silâhlı kuvvetleri NATO ülkelerinden ve özellikle A.B.D.’den para ve malzeme yardımı alır. 1967’de millî muhafızlarla (80.000 kişi) ve jandarma kuvvetlerinin de (20.000 kişi) katıldıkları 120.000 kişilik kara ordusu, biri zırhlı olmak üzere 12 tümeni kapsıyordu. Deniz Kuvvetleri (20.000 kişi) 8 destroyer, 9 refakat gemisi, 3 denizaltı ve kırk kadar çeşitli tekneden meydana geliyordu. Hava ordusunda (22.000 kişi) 3 avcı-bombardıman grubu, 3 avcı bölüğü ve 1 keşif-foto bölüğü vardı.

KURUMLAR
1951’de üzerinde değişiklik yapılan 1911 Anayasası, meşrutî bir krallık kurdu. Yürütme veya hükümet gücü kral ile Bakanlar kurulundadır: Bakanlar kuruluna başbakan başkanlık eder, gerekirse naiplik görevi kraliçeye verilir. Yasama gücü, üyeleri dört yıl için tek dereceli genel oyla seçilen (kadınlar 1952’den beri oy kullanır) Millet Meclisi’ndedir.

EDEBİYAT VE FELSEFE
Eski Yunan edebiyatı

Gelişme merkezinin yerine göre Yunan edebiyatı tarihi birçok büyük döneme ayrılır. Başlıca gelişme merkezleri İonia ve Ege denizi adaları, Atina, İskenderiye ve Roma ile Bizans’tır.
• Başlangıcından Med Savaşlarına (M.Ö. V. yy. başı) kadar Yunan edebiyatı. Yunan edebiyatı İonia’da doğdu. Yunan edebiyatının başlangıç dönemi bilinmez, ama IX.-VIII. yy.da yazılan Homeros’un İlyada ve Odysseia’nın çok daha eski bir geleneğe dayandığı kesindir. Homeros’tan sonra destan, kahramanlık efsaneleri yazan çevrim şairleri tarafından işlendi. Ama yeni edebiyat biçimleri de ortaya çıkmakta gecikmedi: 700’e doğru (Hesiodos) didaktik şiir ve özellikle iki yüzyıl boyunca İonia ve Ege adalarında çok parlak örnekler veren lirik şiir, Koro lirizminin yanı sıra (Alkmaien, Stesikhoros), eleji ve iambos (Kallinos, Arkhilokhos, Amorgos’lu Semonides, Tyrtaios, Mimnermnos, Solon, Theognis), epigram (Keos’lu Simonides, Hipponaks), skolion veya şölen şarkısı (Terpandros), siyasî şarkı da (Alkaios) işlendi. Bu şiir, ahlâkî düşüncelerin gelişiminde olduğu kadar (Solon, Theognis, Tyrtaios), kızgınlığın (Arkhilokhos), ateşli tutkunun (Sappho) veya zarif ve yapmacıklı duyguların (Anakreon) anlatımında da kullanıldı. Bu birinci dönem boyunca Yunan edebiyatında yalnız şairler yetişti. Hatta Parmenides ve Empedokles gibi filozoflar bile düşüncelerini manzum olarak anlattılar. Bununla birlikte, VI. yy. sonuna doğru Miletos’lu Anaksimandros ve Efesli (Ephesos) Herakleitos gibi filozoflar ve ilk Yunan tarihçisi Miletos’lu Hekataios tarafından nesir türü yaratıldı.
• Med Savaşlarıyla İskender devri arası. M.Ö. V. ve IV. yy.lar Yunanistan’ın klasik çağıdır. Lirik şiir Pindaros ve Bakhhylides ile en mükemmel noktasına ulaşırken yeni edebiyat türleri oluştu (özellikle Med Savaşlarından sonra ve bir buçuk yüzyıldır Yunan dünyasının bilim ve sanat merkezi haline gelen Atina’da). Bu dönemde tiyatro parlak bir devreye girdi: trajedi Aiskhylos, Sophokles ve Euripides ile, komedi Eupolis, Kratinos ve özellikle Aristophanes ile, V. yy.ın ikinci yarısından itibaren ve IV. yy. boyunca nesir çok değişik türlerde gelişti: tarih (Heredotos, Thukydides, Ksenophon), hukukî ve siyasî belagat (Antiphon, Andokides, Lysias, sonra İsokrates, Demosthenes, Aiskhines, Lykurgos), diyalog ve felsefî inceleme (Eflatun, Aristoteles).
• Helenistik devir (İskender’den Augustus’a kadar). İskender’in zaferleri ve siyasî hürriyetlerin kaldırılması Yunan edebiyatına yeni şartlar getirdi. Felsefe okulları ve Menandros tarafından başarıyla temsil edilen komedi türü değerli eserler vermeye devam etmesine rağmen Atina üstünlüğünü kaybetti. Bu dönemde Antakya (Antiokheia), Bergama (Pergamos), Pella ve özellikle İskenderiye (Aleksandreia) (Ptolemaios’ların sarayı] başlıca kültür merkezleri haline geldi. “İskenderiye şiiri” adı verilen şiir, destan (Rodoslu Apollonios), didaktik şiir (Aratos), epigram ve marş (Kallimakhos) gibi artık kullanılmayan eski türleri işlemeye başladı, pandomima (Herondas) ve bükolik (Theokritos) gibi orijinal buluşlarla edebiyatı zenginleştirdi. Bu dönem, aynı zamanda, özellikle filoloji, metin tenkitleri (Zenodotos, Kallimakhos, Byzantios’lu Aristophanes, Aristarkhos) ve matematik coğrafya alanında (Eratosthenes) büyük bilimsel çalışmaların yapıldığı çağdı. Dönemin en ünlü kişilerinin çoğu M. Ö. III. yy.da yetişti. M. Ö. 150’den itibaren Roma etkisi giderek arttı: Roma’nın bu yükselişini anlatan tarihçi Polybos oldu.
• Roma ve Bizans devri. Roma, imparatorluğun kurulmasıyla medenî dünyanın merkezi, Latince de en güzel edebiyat dili haline geldi. Bununla birlikte bütün Akdeniz havzası Yunanca konuşmaya devam etti ve birçok tarih (Bodrumlu [Halikarnasos’lu] Dionysios, İzmitli Arrianos, Bithynialı, Yunan asıllı Dion Cassius), ahlâkî felsefe (Plutearkhos, Epiktetos, Marcus Aurelius), coğrafya (Strabon, Pausanias), astronomi (Ptolemaios), tıp (Galenos), dilbilgisi veya edebî tenkit (Bodrumlu [Halikarnasos’lu] Dionysios, Apollonios Dyskolos) eseri Yunanca yazıldı. Bu dönem aynı zamanda derleyicilerin çağıydı (Sicilyalı Diodoros, Aelianus, Athenaios). M.S. II. yy.da Ailios Aristides ile sofistik, Lukianos ile de ahlâkî yergi yeniden parlak bir döneme girdi; İamblikhos’un Babyloniaka (Babil Hikâyeleri) adlı eseriyle roman türü ortaya çıktı. II. yy.ın sonundan itibaren İskenderiyeli Clemens ve Origenes Hıristiyanlığı savunmaya başladılar, III. yy.da özellikle İskenderiye’de yeni dinin savunucularıyla pagan gelenekçileri çatıştıran birçok dinî tartışma yapıldı. Plotinos ve Porphyrios Eflatun’culuğa yeni bir görünüş kazandırdı ve İamblikhos IV. yy. başına kadar onların izinde yürüdü. Ama edebiyat eserleri çok azdır: Helencilik özellikle parlak geçmişiyle yaşıyor, derlemeciler ve leksikograflar (Hesykhios, Diogenes Laertios) tarafından sürekli olarak inceleniyordu. IV. yy.dan itibaren Yunan kültürünün merkezi artık Bizans’tadır.Eskiçağ Yunan felsefesi tarihi
Çeşitli bilim dalları henüz ayrışmadığından eskiçağ Yunan felsefesi önceleri çağın bütün bilgisini temsil ederdi.
İlk Yunan filozofları evreni açıklamak istediler. Dört okul ortaya çıktı: İonia, Pythagoras; Elea (Büyük Yunanistan), atomculuk okulları, İonia okulu filozofları nesnelerin ilkesini tabiatta aradılar: Miletoslu Thales (M. Ö. VII. yy.) suda, gene Miletoslu iki filozof, Anaksimenes havada ve Anaksimandros sonsuzda veya daha doğrusu sınırsız ve belirimsiz bir halde, Efesli Herakleitos ateşte buldu. Urlalı Anaksagoras maddî unsurlara bir düzen ilkesi ekledi ve buna “Nus” (akıl) adını verdi. Özellikle Büyük Yunanistan’da (VI. yy.) gelişen ve nesnelerin uyumu ilkesinin etkisinde kalan Pythagoras’çılık, evreni sayılar arasındaki bağlantılarla açıklamaya çalıştı, belki de Hint dinleriyle bağlantılı olan dinî ve ahlâkî nazariyeler benimsedi. Ünlü paradoksları Pythagoras’çı görüşlerin bir tenkidi olarak yorumlanabilecek Elea Okulu ise (Ksenophanes, Zenon, Parmenides) nesnelerin menşeinin hareketsiz birlik olduğunu ileri sürdü. Nihayet Demokritos’un atomculuğu, evreni, sayılamayacak kadar çok sayıdaki atomların başı ve sonu olmayan hareketine bağladı.
Toplumsal ve dinî devrimler insanoğlunu yavaş yavaş kendi kendisiyle ilgilenmeye sürükledi. Sofistik (VI. yy. sonu), özellikle günlük hayat meselelerini tartışmaktan hoşlanır. Ancak olumsuz sonuçlara, inkârlara varır. Sokrates de aynı uğraşlara yöneldi; ama, evrenin özü üstüne araştırmalardan vazgeçerek sofistlerin tersine ahlâk bilimini kurduğunu iddia etti.
Sokrates’in etkisiyle ikinci derecede birkaç okul doğdu: Eukleides tarafından kurulan, Sokrates’in ilkeleriyle Elea Okulunun ilkelerini birleştiren ve “didişimci” veya “kavgacı” sıfatını hak eden Megara Okulu; Phedon ve Menedemos (III. yy.) başkanlığındaki Elis (Peloponnesos) ve Eretria (Eğriboz) Okulu; Aristippos ile zevki ahlâkın amacı haline getiren Kyrene (Libya) okulu; Anthisthenes ile ahlâkı, çaba ve erdeme dayandıran kinikler okulu. Ama Sokrates’in asıl büyük izleyicisi Eflatun’dur. Eflatun, merkezi İdea’lar nazariyesi olan geniş bir metafizik kurdu.

Eflatun’dan sonra Akademia’nın başına yeğeni Speusippos, sonra Ksenokrates, Polemon, Krates ve Hermodoros geçti; bunlar Eflatun’culuğu Pythagoras’çılık yönünde geliştirdiler. Ama o devrin en büyük Yunan filozofu Aristoteles’tir. Lykeion’u kuran Aristoteles’in gerçekçi felsefesi Eflatun’un idealizmiyle karşıtlaşır.
Theophrastos (Kharakteres’in [Karakterler] yazarı), Eudemos ve Straton en ünlü Aristotelesçilerdi. Ama başka okullar da ortaya çıktı. Epikuros, Demokritos’un atomculuğundan hareket ederek eudemonizmci bir ahlâk öğretisi kurdu. Kitionlu (Kıbrıs) Zenon aklın, çabanın ve olacağa boyun eğmenin ahlâkı olan Stoa’cılığı kurdu. Pyrron radikal bir şüphecilikten yanaydı. Aresilaos, Stoa’cılığın dogmalarına karşı çıkan İkinci veya Orta Akademi’yi ve Karneades, olasıcılığı geliştiren üçüncü veya Yeni Akademi’yi kurdu.
Bütün bu okullar arasındaki çatışmalar ve bu okulların “seçmecilik” adı altında birleşmeleri M. Ö. I. yy. ile M.S. I. yy.da sürdü gitti. Stoa’cılık, Epiktetos ve Marcus Aurelius ile parlak bir döneme girdi; Epikuros’çuluk Roma’ya kadar ulaştı ve Latin şairi Lucretius tarafından temsil edildi; Ainesidemos Pyrron’culuğu yeniledi. Yunan düşüncesinin yarattığı son okul İskenderiye Yeni Eflatunculuğudur; Plotinos Roma’da, Porphyrios ve İamblikhos İskenderiye’de ve Proklos Atina’da Yeni Eflatunculuğun merkezlerini kurdular. Bu öğretide Eflatun’un, Aristoteles’in ve Stoa’cılığın bazı düşünceleri yer alır. Dünya ikili bir “âyin alayı” ile açıklanır: biriyle Tanrı’dan uzaklaşır, ikincisiyle Tanrı’ya döner.
529’da Justinianus’un bir fermanı pagan okulları kapattı. İran, Yeni Eflatunculuğun son temsilcilerine kucak açtı. Artık eski felsefe sona ermiş demekti.
IV. yy.-1453 arası Yunan edebiyatı. Bk. BİZANS İMPARATORLUĞU, Edebiyat.Modern Yunan edebiyatı
1453’te Türklerin İstanbul’u almasıyla Bizans İmparatorluğu yıkıldı, ama, bu yıkılma Helenizm’in medeniyet olarak diliyle, edebiyat eserleriyle yaşamaya devam etmesini engellemedi. Şu halde, 1453 tarihi edebiyat yönünden kesin bir ayırma noktası değildir; çünkü bir yandan Bizans’ın bazı özellikleri yaşamaya devam edecektir; öte yandan yeni Helen edebiyatını doğuracak eğilimler de ortaya çıkmıştır. Edebiyat türleri, eskiden geçerli olan hiyerarşiden kurtuldu. Bundan başka, edebiyat meseleleri, dil meseleleriyle yakından ilişkileri olmaları ölçüsünde yaygınlaştı. Eskiçağda ve Ortaçağda örnek sayılan Yunan edebiyatı bundan böyle Avrupa’nın edebî hayatında yer almaya başladı.
Bizans’ın yıkılmasından sonraki Yunan edebiyatı tarihi üç bölüme ayrılabilir: 1. bölgesel eserler (1453-1820); 2. millî edebiyat; 3. tekniklerin yenilenmesi (1920’den günümüze kadar).
• Birinci dönemde biri Adalarda, öteki İstanbul’da olmak üzere iki ayrı bölgesel edebiyat doğdu. Birincisi XV. yy. ile XVIII. yy. arasında sürdü; bu edebiyatın 5 merkezi vardı: Rodos (halk şarkıları, sonra Georgillas’ın manzumeleri), Sakız (Khios) [Cenevizliler zamanında burada birçok şair yetişti], Kıbrıs (sone ve aşk şiiriyle Petrarcacılığa öncülük etti ve kroniklerle halk nesrini müjdeledi), İon adaları (didaktik ve tarihî şiirler) ve özellikle Girit. Burada, gerçekten de, bazen gerçekçi, bazen idealist bir nitelikte İ Voskopula (Çoban Kızı) gibi pastoral ve Erotokritos (yazarı V. Korenapos) gibi epik-lirik romanlar yazıldı. Bundan başka, Bizans tiyatrosunun gerilemesinden beri bir kenara itilen Yunan tiyatrosu Girit’te XVII. yy.da dram (İbrahim’in Kurbanı, Erophile) ve komediyle (G. Khortatzis’in Gyparis adlı pastorali, Katsurbos ve Stathis’in töre komedileri) yeniden doğdu. Ama, özellikle Yunan topraklarını terk eden bilginlerin ve edebiyatçıların gidişiyle İstanbul ile Batı arasındaki kopukluk arttı. Helenizm kendi kabuğuna çekildi ve geleneklerini (din, geçmişin kültü, dilde arkaizm) korumaya çalıştı. XVII. yy.dan itibaren Patriklik makamı çevresinde oluşan eski Bizans soylu sınıfından ve orta sınıftan gelme Fenerli topluluk Ortodoks din adamlarının faaliyetine tekrar girişti. Ama XVIII. yy.dan itibaren Helenizm’in savunduğu değerleri muhafaza eden ve geliştiren Batı ile ilişki kuruldu. Edebiyat yaratıcı olmaktan çok bilgince bir edebiyattı; dil, bilim diliydi. Bununla birlikte bir halk edebiyatı akımı başladı.
• Helen dünyasının bağımsızlık hareketine bağlı olan Yunan edebiyatının milliyetçi dönemi, şiir ve nesirde yapılan iki devrim sayesinde iki evrede gerçekleşti. XIX. yy. başında İon adalarında Solomos (1798-1857) şiir dilini yaratmak için halk kaynaklarından yararlandı; Solomos’un eserleri, modern Yunanistan’da bir felsefenin edebiyat aracılığıyla ilk anlatımıdır. Gene büyük bir şair olan Kalvos (1792-1867) diliyle ve vezniyle Solomos’tan ayrılırsa da “İonia”lı şairler Solomos’un izinde yürüdüler. İon okuluyla yeni Yunan şiiri Avrupa edebiyatları düzeyine ulaştı. Şiir türleri farklılaştı: eskiye bağlılık yerini lirizme ye destana bıraktı, böylece de Atina şiirinin ortaya çıkması için bir zemin hazırlanmış oldu. Gerçekten de, yüzyılın sonuna doğru, şiir ve nesir hemen bütünüyle Fener kültür ve düşüncesinin devamı olan bilimsel geleneğin mirasından sıyrılarak doğarken, Atina’da Yunan edebiyatının merkezi haline geldi. İ. Psykharis’in (1854-1929) To Taksidimu (Seyahatim) [1888] adlı manifestosundan (dimotiki dilinin ilk uzun nesir eseri) beri nesir kesinlikle dimotiki dilini edebiyat dili haline getirmeye çalıştı. Nesirciler, günün ihtiyaçlarına göre zenginleştirmek istedikleri konuşma dilini yazı dili olarak yaymaya çalıştılar. Hikâye ve romanlarda modern Yunanistan’ın gerçekleri ele alındı. Önce köylülerin örf ve âdetleri, sonra şehir hayatı incelendi. Bu dönemin en büyük yazarları A. Ephtaliotis (1849-1923), A. Karkabitsas (Karkavitsas) [1866-1922], G. Ksenopulos (1862-1951), H. Nirvanas (1866-1937) ve K. Theotokis’tir (1872-1923). Buna paralel olarak şiir biçim bakımından yenilendi ve konularını genişletti. Bütün bu dönem, G. Drosinis (1859-1951), L. Parhyras (1879-1932), S. Skipis (1881-1952) gibi şairler tarafından izlenen K. Palamas’ın (1859-1943) güçlü kişiliğinin etkisi altındadır. Bu arada, ortak şiir akımlarının dışında kalan K. Kavaphis’in (Kabaphis) [1863-1933] İskenderiyeciliğidir. Tiyatro nesrin izinde ilerledi: K. Khristomanos (1867-1911). 1901’de arıtmacılığa karşı çıkmak için “Yeni sahne”yi kurdu; aynı yıl Krallık tiyatrosu açıldı. Burada çeşitli türlerde (trajedi, tarihî veya toplumsal dramdan töre komedisine ve vodvile kadar) tercümeler ve orijinal eserler oynandı.
• 1920’den günümüze kadar uzanan dönemde, edebiyat teknikleri yenilendi. 1920-1940 arasında türlerde yenilikler oldu, bunu, çağdaş ortama uyarlanma izledi. Birinci Dünya Savaşı, nesir alanında bir savaş edebiyatının yaratılmasına yol açtı (S. Myrivilis [Myribillis], doğ. 1892) ve roman bunun etkisinde kaldı. Bu nesilde yetişen nesirciler K. Politis (doğ. 1894), T. Kastanakis (doğ. 1901), İ. Venezis (Benezis) [doğ. 1904], Karagatsis (doğ. 1908), A. Terzakis (doğ. 1907), Tatiana Stavru ve Lilika Naku’dur (doğ. 1903). 1920 öncesi şairlerinden birçoğu yazmaya devam etmektedir, ama başka şairler de yetişmiştir: A. Melakhrinos (1880-1952), A. Sikelianos (1884-1951), Varnalis (Bernalis) [doğ. 1884], aynı zamanda nesir türünde eserler de veren N. Kazancakis (1885-1957), sonra R. Golphis (doğ. 1886), G. Sepheris (doğ. 1900).

GÜZEL SANATLAR
İlkçağ

• Mimari. Asıl Yunan mimarîsi, oldukça karanlık bir şekilde Mykenai dönemi mimarîsine bağlanır; M. Ö. VIII. yy.da yapılan henüz çok ilkel, malzeme bakımından yoksul, ağır ve beceriksizce planlı yapılarla (tapınak ve evler) gerçek bir yenilenme başlar. Düzgün planlı, çifte eğimli çatılı, sütunlu (bölgelere göre dor veya ion tarzı) tapınak, ancak M. Ö. VII. yy.da ortaya çıkar (Thermos, Olympia’da Heraion). Agora çevresinde sıralanan yapıların yanında, tapınak, sunak, kilise veya “hazine” çeşitli planlara göre inşa edilir. Bu yapılarda düz atkı sistemi (kemer bilinmez veya kullanılmaz), harçsız taş bağlantılı (kenet ve çengellerle) inşaat, süslemeler (frizler, alınlıklar, akroterler) silme tertibatı, boyalı pişmiş topraktan kaplamalar her şeye rağmen bir bütünlük sağlıyordu. Mermer hâlâ lüks bir malzemeydi ve Yunan mimarları çeşitli tüfler, breşler, kireç (bazen mermer taklidi ve boyalı) kullanarak ölçülü birçok renklilik elde ediyorlardı. Kereste (sedir ve kestane) yapı iskeleti ve doğramalarda kullanılıyor, ayrıca bronz, altın ve fildişine başvuruluyordu.
Bütün Yunan dünyasında dor ve ion tarzı tapınaklar görülür; korinthos üslûbu, V. yy.ın sonuna doğru önce dor üslûbuyla karışık olarak (üstelik ion üslûbunda iç düzeniyle Bassai) Delphoi ve Epidauros tholoi’lerinde (IV. yy.) ve Tegea tapınağında ortaya çıktı. Çeşitli tarzlardan unsurlar karışık olarak, büyük bir incelikle kullanıldı (Parthenon’da ion tarzı friz, Atina Propylaia’sında ion tarzı kapı dehlizi). Yapıların ölçeği asıl Yunanistan’da mütevazıdır; Sicilya ve İonia’da ise devleşir.
Yunan mimarîsi, İskender’in seferlerinden önce doğu mimarîsinin etkisinde kaldı; sonra Yunan-Roma sanatında birçok akım birbirine karıştı. Roma fetihleri, klasik Yunanlıların kurallarını tespit ettikleri tarzları, süslemeleri ve orantıları koruyan Bizans’ın ve imparatorluğun dinî ve sivil sanatlarında Yunan etkisini yaygınlaştırdı.

• Heykelcilik. Asıl Yunan heykelciliği ancak M. Ö. VII. yy.da doğdu. Kesinlikle dinî özellikte olan bu heykelcilik tanrıları insan şeklinde temsil etmeye çalışır (bretas, ksoanon). Daha Arkaik devrin başında tabiatın ve gerçek modellerin giderek rasyonel bir şekilde gözlenmesiyle tunç ve taş eserler yapıldı. Daidalos üslûbunun yerini İonia, Adalar, Peloponnesos ve Girit heykeltıraşlarının araştırmaları aldı; Attike ayrı bir merkezdi. Büyük Yunanistan bir etkiler potası haline geldi. Erkek anatomisi (ion, dor ve attike tarzı Kuros’lar) ve kumaşa bürünmüş kadın figürü (Sisam [Samos] Hera’sı, Akropolis kore’leri dizisi) uzun araştırmalara konu oldu; toplu sahnelerde VI. yy.ın ikinci yarısında büyük bir ustalığa ulaşıldı (Delphoi’de Siphnos’un hazinesi, 525’e doğr.). V. yy.a doğru yeni bir dönem başladı. Bu üslûp Aigina (Egine), Olympia alınlıklarında, Artemision’un Zeus’unda, Delphoi Arabacısı’nda, Trone Ludovisi’de, Myron’un eserinde (Diskobolos, Athena ve Marsyas) ve birçok imzasız eserde görülür, bu eserlerin özelliği ağırbaşlılık, insan’ın değişik yaşlarda incelenmesi, anî hareketleri verme çabası ve gerçekçiliktir. 450’den sonra büyük usta Pheidias’ın çevresinde, Atina Yunan dünyasına, siteyi ve tanrılarını yücelten (Parthenon ve Erektheion’daki heykeller, Athena Nike, Eleusis kabartması) idealist ve aristokratik (Perikles devrinin nazarî demokrasi örtüsü altında) bir sanat sunarken, Argoslu Polykleitos dengeyi, dinlenen insan vücudunun duruşunu, Mendeli (Trakya) Palonios (Olympia Nike’si) karmaşık bir harekette geçici bir dengeyi araştırır. Bu sanat IV. yy.da anlatımcı ve duygulu bir alegoriye yol açtı, dans ve tiyatronun (Praksiteles, Skopas, Silanion, Leokhares, Timotheos) etkisiyle kadın vücudu üstünde duruldu. İskender’in resmî portrecisi olan ye Delphoi’de birçok heykel yapan Lysippos uzun meslek hayatı boyunca, Peloponnesos geleneğine dönmesine rağmen, Helenistik devri hazırladı. Meşhur kimselerin portreleri çok tutuldu ve mezar kabartmalarında, VI. ve V. yy.da olduğu gibi, önemli eserler yaratıldı.

• Resim ve desen, “Büyük resim” vazo resimleri dışında ancak arkaik devirden birkaç kalıntıyla temsil edilir: korinthos veya attike sanatına bağlı boyalı levhalar, Urla’nın (Klazomenai) lahitleri. Daha sonraki devirden, birkaç mezar taşı (Atina, Tesalya) ve bu “büyük resmin” Helenistik çinilerde (Olynthos, Delos) Yunan-Roma sanatını müjdeleyen yansıması kalmıştır. Ama klasik çağın büyük ressamlarından (Polygnotos, Mikon, Panainos, Zeuksis, Parrasios, Eupliranor, Protogeness, Apelles), işlenen konular ve teknik üstüne bilgi veren edebî tasvirler dışında hiçbir şey kalmamıştır. Buna karşılık Yunanlıların çizgi sanatı, seramiklerde açıkça görülür. Canlı figürün bir çeşit süsleyici stenografisi olan geometrik sanatın sert estetik anlayışından sonra, VII. yy.da büyük bir gelişme başladı (ön attike, ön korinthos sanatları, doğu tarzı; Melos, Rodos, Kyklados vazoları). Daha o tarihte ustalaşan anlatımcı desen, hayvan frizlerini geliştirmiş, canlı bir şekilde efsanevî veya gerçek sahneleri işlemeye başlamış ve insan figürlerine el atmıştı. VI. yy.da (Korinthos, Attike, Lakonia, Khalkidike vazoları, kairehydria’ları [küpleri]) yapılan en mükemmel eserlerde, ya mitoloji konuları, ya destanlar ya da günlük hayattan sahneler işlenir. Ayrıntılardan sıyrılan, hem canlı, hem zarif olan, kompozisyonda büyük bir ustalığa varan Yunan deseni bu dönemde doruğuna ulaşır.

Ortaçağ
• Mimarî. Yunan sanatı bütün Ortaçağ boyunca Bizans sanatının kollarından biri olmasına rağmen, mimarîde ve duvar süslemesinde bazı mahallî özellikler gösterir.
Peloponnesos’un ortasında, eski Isparta yakınında bulunan derebeylik sitesi Mistra uzaklığı sayesinde el değmeden kalabilmiştir. İstanbul’daki Ayasofya’ya oranla, Selanik’teki Hagia Sgilia ve Aynaroz’daki (Athos dağı) manastır kiliseleri çok küçük boyutlu kalır, fakat hepsi de çok zariftir. Parthenon’un eteğinde, Atina’da bu tipten üç kilise vardır: Küçük Metropol ile Kapnikarea ve iki Theodoros’lar kiliseleri. Atina’nın yanı başındaki Daphni manastırının kilisesini de saymak gerekir. Kiliselerin süslemeleri bakımından birbirini izleyen iki dönem ayırt edilir: V.-XII. yy. arasındaki ilk dönemde süslemede çini ağır basar; Dördüncü Haçlı seferinden sonra ise fresk yaygınlaşmıştır.
• Çiniler. Şehrin koruyucusu Aziz Demetrios adına inşa edilmiş olan Selanik bazilikası 1917’de yandı. Bununla beraber VI. yy.dan kalma güzel bir çini kurtarılabildi. Asıl Yunanistan’da gene XI. yy.da yapılmış en ilgi çekici iki anıt Phokis’te Hagios Lukas ve Daphni’nin çinileridir. Küçük Hagios Lukas kilisesinin kubbesindeki Pantokrator yok olmuştur, Hamsin’in ilgi çekici bir temsili vardır. Eleusis yakınındaki Daphni kilisesinin, süsleme çevrimi daha mükemmel, daha düzenlidir ve Bizanslı ilâhiyatçıların teorilerine kesinlikle uygundur.
•Freskler. XIV. yy.da çininin yerini fresk aldı. Aynaroz manastırının ve Mystra kilisesinin freskleri bu dönemden kalmadır.
• Latin sanatı. Latinler Doğu İmparatorluğunda çok az dinî yapı inşa ettiler; yaptıkları şatoların hepsi yıkıntı halindedir.Yeniçağ ve Yakınçağ
Bağımsızlık savaşından sonra batı medeniyetine bağlanan Yunan sanatı çeşitli etkiler altında kaldı: Yunan tahtına Bavyera’lı bir sülâlenin çıkmasıyla gelişen Alman etkisi, coğrafî yakınlık sebebiyle İtalyan etkisi ve Fransız etkisi.
Mimarî alanda çok az ilgi çekici eser verildi. Buna karşılık heykel ve resimde önemli sanatçılar yetişti: heykeltıraş Lazaros Sobos, ressam Nikephoros Lytras (1832-1904), ressam Nikolaos Gysis (1842-1901) v.b.
Yunanlılar uzun süre, Atina’daki “Polytekhneion”un kurucusu olan L. Kaftanzoglu’nun başlattığı yeni klasik üslûba sadık kaldıktan sonra, kısa zamanda modern bir mimarî akım yarattılar; bu hareket sonucunda, Le Corbusier’nin yardım ettiği bir topluluk (Pikionis, Mitsakis, Panayotakos, Kondoleon, Zongolopulos, Valentis [Balentis], Karandinos) beş bine yakın okul, birçok ev ve villa inşa etti ve Atina “şart”ının büyük kısmını hazırladı; bu “şart”ın unsurları 1953’te Atina’da Milletlerarası Modern Mimarî kongresinde birleştirildi.

Müzik
• Eskiçağ Yunan müziği. Eskiçağ Yunan müziği üstüne bilgiler, Yunan ve Latin filozof ve yazarlarının metinlerine ve nazariye kitaplarına dayanır. Bu dönemden pek az müzik örneği kalmıştır.
Yunanlıların yalnız tek sesli müzik yaptıkları sanılır. Batının melodileri oktav üstüne kurulmuştur; Yunanlılarınki ise inişli dört aralığa yerleştirilmiş dörtlülere dayanır; dörtlünün örnek tipi olan dor dörtlüsü la, sol, fa, mi seslerinden meydana geliyordu; buna bir başka dörtlü eklenerek dor sistemi elde ediliyordu; bu sistem örnek ıskalayı verdi: mi, re, ut, si, la, sol, fa, mi. Bu şystema’nın tiz ve pes seslerine bitişik (yani her birinin birer notası dörtlüyle ortak) iki dörtlü ve pes sese ikili bir oktav elde etmeyi sağlayan bir ek ses (la) eklenerek tam sistem elde ediliyordu. Ayrıca si’nin yerine si bemol’ün konulduğu beşinci bir dörtlüye başvurularak alt beşlinin modülasyonu sağlanıyordu; bu şekilde elde edilen 5 dörtlü ve ilâve ses la, büyük tam sistem’i verirdi. O andan sonra sistem pes’ten tize doğru okunurdu. Aynı ad çeşitli sesleri gösterebildiğinden her ada bağlı olduğu dörtlüyü belirten bir terim eklenirdi: hyperbolaion (tiz sesler), diezeugmenon (atlamalı sesler), meson (ara sesler), hypaton (pes sesler), synemmenon (bitişik sesler). Sistemin dörtlülerinden her birinde iki hareketli ses bulunduğundan, melodi ilerleyişi bu iki sese verilen tonlara göre üç tarzda olabilirdi: diatonikos (dor sisteminde gelişen, ton ton, yarım-ton şeklinde inişli okuma), khromatikos (üç nota aralığı, Aralıklı minör, yarım yarım ton yarım ton), enarmonikos (üç nota aralığı Aralıklı majör, çeyrek ton, çeyrek ton). Uygulamada müans adı altında değişiklikler yapıldı. Yunanlılarda üç klasik tarz vardır: dor tarzı (mi, re, ut, si, la, sol, fa, mi), frigya tarzı (re, ut, si, la, sol, fa, mi, re), lydia tarzı (ut, si, la, sol, fa, mi, re, ut); miksolydia (si, la, sol, fa mi, re, ut. si), üst dor tarzı (la, sol, fa, mi, ut, si, la), üst frigya tarzı (sol, fa, mi, re, ut, si, la), üst lydia tarzı (fa, mi, re, ut, si, la, sol, fa). Her tarzda, tam sistemin merkezinde yer alan temel bir ses veya tonik bulunurdu. Yunanlılar ses veya çalgı melodilerine gamın on iki derecesi arasında yer değiştirtebiliyorlardı. Ritim, vokal müzik süresince, veznin en küçük ayrıntılarıyla uyuşurdu; çalgılar çok ve çeşitliydi: kitar veya lirikitar, aulos, psalterion, trigon ve pandura gibi bütün telli sazlar; syrınks, salpinks gibi nefesli sazlar; tampuras, kymbalon, krotalon ve seistron gibi vurmalı sazlar. Yunanlılar müziğin ahlâkî ve eğitici değerine çok özen gösterirlerdi.

Notalama alfabetikti ve bütün sesleri üç tarzda verebiliyordu; harflerin üzerine konan özel işaretler ölçüyü gösterirdi. Yunan toplumunun hayatına iyice karışmış olan müzik Homeros devrinden (M. Ö. X. yy.) sonra aoidos’lar (şarkıcılar) tarafından icra edildi: giderek inceleşti ve Midilli’li (Lesbos’lu) Terpandros (675) Frigyalı Olympos ve Arkadia’lı Klonas (VII. yy. başı) ile daha sonra İonialı Polymnestos bir aulos’çular birliği kurdular. Tyrtaios ve Mimnermnos gibi yanlirik eleji sanatçıları ve Arkhilokhos iamboslarıyla büyük ün kazandılar. M.Ö. VII. yy.da yurtsever bir akımın yol açtığı müzik yenilenmesi ortaklaşa bir müziğin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı: gymnopaıdia’lar (çıplak çocuk dansları) ve koro şarkısı (paian, parthenia [Bakireler dansı], dythrambos, epinikios [zafer şarkısı]). Bu türlerin başlıca ustaları Thaletas, Alkman, Arion, Stesikhoros, daha sonraları da Isparta ve Delphoi’de agon’larda (yarışma) ün kazanmaya gelen Simonides, Pindaros ve Bakkhylides’tir. M.Ö. VI. yy.da daha önceki katkılardan yararlanan Atina’da trajedi doğdu (Aiskhylos, Sophokles, Euripides). Gerçekçilik Aristophanes’in komedilerinde ortaya çıktı. Yüzyıl sonra bu parlak sanat aşırı ustalık merakı yüzünden gerilemeye başladı ve Hıristiyanlığın gelişmesiyle ortadan kalktı.

• Modern Yunan müziği. Bu müzik folklor müziği ve yeni Yunan müziği olmak üzere ikiye ayrılır. Klasik devir sonrasında ve Bizans devrinde doğan folklor müziğinde iki çevrim ayırt edilir. Bizans İmparatorluğu uç illerinin muhafızları olan akrites’lerin yaşayışlarıyla ilgili Akrites çevrimi (Akritikos kyklos) [VIII.-X. yy.] Helenizm’in hürriyet savaşını yansıtan Klephtique çevrim (Klephtikos kyklos). Genellikle tek sesli olan folklor müziği tabiî gama (Aristoksenos gamı) dayanır. Bazı çoksesli Epir şarkıları ve basit armonili bazı İon adaları halk türküleri (cantada) istisnadır. Özellikle liman şehirlerinde doğan çağdaş halk türkülerinin (rebetiko) bazılarında basit bir armoni görülür. Çalgılar arasında şunlar sayılabilir: Lyra (üç telli kemençe çeşidi), keman, rübap, santur (tympanon) gibi telli çalgılar; pipiza (bir çeşit çok tiz obua), cornemuse (tulumlu flüt), klarnet, çeşitli flütler gibi nefesli çalgılar; davul (dauli), def (defi), çeşitli tamburlar, zil, üçgen (trigonon) v.b. gibi vurma çalgıları.
Yeni Yunan müziği. 1829’dan sonra, önce Nauplion, sonra Atina’da filarmoni toplulukları (askerî bandolar) kuruldu. 1840’tan sonra İtalyan lirik toplulukları Yunanistan’a batı müziğini tanıttılar. 1871’de kurulan Atina konservatuarı Yunan müziğinin merkezi haline geldi: İonia adalarının daha o tarihte kendi “okulları” vardı. Bu okulun başlıca temsilcileri şunlardır: “Yunan Millî Marşı”nın bestecisi Nikolas Mantzaros (1795-1872), Markos Botsaris operasının (1861) bestecisi Paulos Kareres (1829-1896) ve Spyridon Samaras. Millî okul XX. yy. başında kuruldu. Bu okulun kurucuları olan D. Laurangas, G. Lampelet, M. Kalomiris, M. Varroglis (Barboglis) ve E. Riadis halk şarkılarını, Bizans melodisini, Yunan folklorunun tarz ve ritimlerini kullandılar. Daha sonraki bestecilerin bir kısmı millî okula, bir kısmı geleneksel batı okuluna bağlandı: Y. Kons-tantinidis, A. Kontis, A. Kunturoph, M. Kutungos, A. Euangelatos, K. Papadopulos, A. Ksenos, L. Zoras, S. Prokopios, G. Platon v.b. Modern eğilimlerin temsilcileri arasında C. Perpesas, N. Skalkotas, J. Khristu, M. Hacidaki, Ar. Kunadis, J. Papaioannu, Y. Sikelianos, M. Theodorakis ve Y. Ksenakis.
YUNANİSTAN (Asıl —), Roma Akhaiası’na yani kıta Yunanistan’ındaki bütün eyaletlere (Attike, Boiotia, Phokis, Lokris, Aitolia ve Akarnania), Peloponnesos’a karşıt olarak verilen ad.
Yunan kiliseleri, Bizans ayin usullerine bağlı Yunan kiliseleri. I. İstanbul patrikliği. Bk. FENER RUM ORTODOKS PATRİKHANESİ.
II. Kıbrıs başpiskoposluğu. Başlangıçta Antakya’ya bağlı olan Kıbrıs kilisesi, 431’de Efes konsiline muhtariyetini kabul ettirdi. XVI.-XIX. yy.larda Türk hâkimiyeti sırasında geriledi. İngiliz yönetimi altında yeniden teşkilâtlanabildi. Bugün başpiskoposu Makarios III’tür.
III. Yunanistan kilisesi. İstiklâl Savaşından sonra kurulan Millî kilise (1833), 1850’de İstanbul patrikliği tarafından tanındı.

• Birleşik Yunanlılar. Bunlar, sapkın Yunanlıların davasını benimsedikten sonra yeniden Vatikan’a katılan doğu Hıristiyanlarıdır. Ortak kilise hukukları yoktur, ayin dilleri özellikle Rumca, İslavca ve Rumencedir, hepsi de Vatikan’ın Doğu kilisesine bağlıdır. Başlıca grupları: Yunanistan ve Türkiye Rumları, 2000 kişi; Hajdudorog (Macaristan) bölgesi, 182.000 kişi; İtalya ve Amerika’daki İtalyan-Yunanlılar, 75.000 kişi; Antakya Melkit patrikliği, 180.000 ve çeşitli ülkelere dağılmış 80.000 kişi; Rutenler (Galiçya’da 3.602.000, Çekoslovakya’da 585.000, Macaristan’da 21.000, Bucovina’da 76.000, Amerika’da 1.068.800 kişi); Yugoslavya’da 55.000; Bulgaristan’da 6.000; Romanya’da 1.600.000.
YUNANLI i. (Yunan’dan Yunan-lı). Yunanistan halkından veya bu halkın boyundan olan kimse.
Yunan Muharebesi madalyası, Abdülhamid II devrinde Osmanlı ordusunun Yunanlılara karşı yaptığı savaş dolayısıyla çıkarılan gümüş madalya (1897). 25 mm çapında ve 5,95 gr ağırlığındadır. Madalyanın ön yüzünde defne dalı içinde padişahın el Gazi unvanı yazılı tuğrası, arka yüzünde “Yunan Muharebesi” ve altında “Yevmi Pazar 23 zilkade sene 1314” tarihi vardır. Kurdelesinin zemini kırmızıdır: 3 tane yeşil çizgisi vardır; beratla verilirdi. Madalyanın masrafı Hazinei Hassa tarafından ödendi.
YUNANÖNCESİ blş. sıf. Ege topraklarına Yunanlılardan önce yerleşmiş medeniyetlere denir.
—ANSİKL. Minos medeniyeti ve mykenai medeniyeti genellikle Yunanöncesi sayılır. Ama, Mykenai’lilerin bir Yunan lehçesi konuştukları ispat edildiği için, Ege’de Yunanöncesi bir medeniyetin varlığını M.Ö. XV. yy.dan öncesine karlar götürmek gerekir.

Yunanistan: kaçınılmaz bir modernleşme
YUNANİSTAN, ONİKİLER AVRUPASI’NDA, YOKSUL VE GERİ KALMIŞ ÜLKELER ARASINDA YER ALIR. ANCAK, MODERNLEŞMENİN BAŞLADIĞI SEKTÖRLER VARDIR.
Yazları çok sıcak ve kurak geçen Yunan toprakları, ülkenin yüzde 80’ini kaplayan dağların ağır bastığı bir yüzey şekliyle parçalanmıştır. Toplam ülke yüzölçümünün yaklaşık yüzde 20’sini kapsayan “Adalar Yunanistanı” parçalanmayı daha da belirginleştirir.
1981’de AET’ye giren Yunanistan hem gelişmekte olan bir ülkenin, hem de Avrupa’nın kıyısında kalmış bir bölgenin özelliklerini taşır; ayrıca, değişim içinde olan ve iktisadî kalkınmanın birçok belirtisini gösteren bir devlet olarak ortaya çıkar.
AET içinde Yunanistan yoksul bir ülkedir (kişi başına GSMH’si Fransa’nınkinin üçte birinden daha azdır [1990]). Geri kalmış ülkelerde sıklıkla görüldüğü gibi, tarım sektörü faal nüfusun önemli bir bölümünü istihdam eder (yüzde 28,5 [1991]). Tarım sektörü, GSMH’nin yüzde 16’sını (1991) sağlar ve modası geçmiş yöntemler kullanır. Sözgelimi, topraklar çok parçalanmıştır ve çok küçük olan işletmelerin (ortalama 5,3 ha) geliri ve verimliliği parlak değildir. Adalarda olduğu gibi dağlarda da, nadas uygulamasıyla çok ürünlü geleneksel bir tarım (buğday, zeytin, üzüm) yapılır. Ne var ki, tarım sektörü sulamadaki gelişmenin, gübre kullanımının, nadasa bırakılan topraklardaki azalmanın, makineleşmenin, bölgelerin belli ürünlere yönelmesinin de gösterdiği gibi modernleşme yolundadır. Yunanistan, AET ülkelerine, meyve, sebze, tütün satıyor olsa da gıda ihtiyacını üretimiyle karşılayamaz.

Yunanistan’da sanayinin durumu hâlâ pek parlak değildir (faal nüfusun yüzde 27,1’ini istihdam eder ve GSMH’nin yüzde 24’ünü sağlar [1991]). Sanayi birçok güçlükle karşı karşıyadır: yabancı sermayeye (Yunan şirketlerinin yüzde 20’sini denetlemektedir) ve devlet yatırımlarına başvurularak eksikliği doldurulmaya çalışılan ulusal özel yatırımların yetersizliği; linyit çıkarılmasına karşın enerji açığının büyük olması; hammadde kullanımının yetersizliği (boksit, nikel ve ülkede üretilen pamuk dışında). Buna iç ulaşımın yetersizliğini ve çok parçalanmış durumdaki sanayi yapısını da eklemek gerekir. Bununla birlikte, devlet sermayesinin ve birçok yabancı şirket sermayesinin yoğun katılımıyla Atina ve Selanik çevresinde büyük bir sanayi belirmeye başlamıştır.
Mübadelenin rolü çok önemlidir. Deniz ticaret filosu (AET’de birinci, dünyada üçüncü) GSMH’nin yüzde 4’üne yakın önemli bir gelir sağlar; çok gelişmiş turizmden (8,5 milyon turist) her yıl gelen 2,5 milyar dolar deniz ticaretini de aşar.
1980’li yılların sonlarında Yunanistan’ın durumu hiç de iyi değildi: “iki rakamlı” enflasyon sürüyordu (1989’da yüzde 15); açıklar artmıştı (devlet bütçesi, dış ticaret dengesi [dışsatımlar dışalımların ancak yüzde 40-45’ini karşılamaktadır]); dış borçlar ağır bir yük oluşturmaktadır. İşsizlik çalışanların yüzde 7,5’ini (1992) etkilemektedir ve bunların çoğu -İtalya’da olduğu gibi- gelişmekte olan “yeraltı ekonomisi”ne katılmaktadır.

.....
sayfa başına dön

 

 
Nutuk (Sesli ve Görsel)
 
Etkinlik Takvimi
, 2014
PzrPztSalÇrşPrşCumCts
1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30
 
 
 
 
 
Copyright Aralık 2002 © balkanpazar.org
tasarım ve uygulama Artgrafi.net