Balkanlar’dan gelen ÅŸiir esintisi
Balkanlar’dan gelen ÅŸiir esintisi Selim İleri
Zaman Gazetesi ÇocukluÄŸumun İstanbul’unda göç, gurbet, ‘horlanma’dan, ‘ezilme’den ve ‘baskı’dan uzak tutularak anılırdı. Sonra öyle bir hava estirilirdi ki, hep İstanbul’a göçülmüş, İstanbul’un sevecen ortamında hafiften gurbetler hissedilmiÅŸ; fakat İstanbul’dan… Türkiye’den hiç göç edilmemiÅŸ… Pek öyle olmadığını edebiyatın tanıklığı gösterecek.
Interactive toolbox Video Photo Audio Printează Trimite unui prieten Comentează articolul de mai sus Read comments ReÅŸat Nuri Güntekin’in bir hikâyesi var: “Kirazlar”. Söylemek, anlatmak, yazmak tutkusuyla beni ilk tanıştıranlardan biri olmalı diye düşünüyorum; bana öyle geliyor ki, sanki “Kirazlar”la baÅŸladı.
Dekor, 1955 sonrasının Cihangir’inde bir apartmanın giriÅŸ katı; hem yemek odası hem oturma odası gibi kullanılan odada, sedirimsi somya, yemek masası, birkaç iskemle, bir sehpada radyo, radyolu sehpanın bitiÅŸiÄŸinde kırış kırış maroken koltuk. Annem koltukta oturuyor, ben ‘divan’ dediÄŸimiz sedirimsi somyede. Okuma yazmayı nihayet sökmüşüm, kemküm okumalar bitmiÅŸ, artık “su gibi” okuyorum. Bu akÅŸamüzeri de, anneme, Okuma Kitabı’mızdaki “Kirazlar” hikâyesini yüksek sesle okuyorum…
“Kirazlar”! Åžimdi uzak bir yankı gibi o tanıtış: “Bunlar Rumeli muhacirlerindendir…”
Muhacir sözcüğünü öylece öğreniyorum: Doğup büyüdüğü toprakları bırakmak zorunda kalıp, başka, bir bakıma yabancı topraklara göç etmiş olanlar.
“Kirazlar”da beni Zehra’nın acıklı hikâyesi mi yıllar yılı etkiledi, muhacirlik mi, kestiremem; hiçbir zaman çözemedim. BildiÄŸim ve yaÅŸadığım, “Kirazlar”ı unutamamış olmamdır. Yarım yüzyıldır benimle birlikte, derin sızısını ÅŸimdi de duyuyorum. DoÄŸup büyüdüğün topraklardan ayrılmak, sonra da Zehra gibi, İstanbul’un bir köşesinde, o eski bahçelik İstanbul’da, kiraz aÄŸacından… Fakat gerisini yazmak istemem.
Yenilerde, iki antoloji yayımlandı: Balkanlar’da Türk Çocuk Hikâyeleri ve Balkanlar’da Türk Çocuk Åžiiri. Hazırlayanlar, Mustafa İsen, Reyhan İsen, AyÅŸe Esra Kireççi ve Tûbâ Işınsu DurmuÅŸ. Antolojiler Varlık Yayınları’nın armaÄŸanı. Åžiirlerin önsözünün son cümlesiydi, beni yıllar öncesine, “Kirazlar”a alıp götüren; bir kez daha “Kirazlar”ın dile getirdiÄŸi için yüreÄŸimi yakan:
“(…) biz, ÅŸiirleri okuyacak çocukların göç, horlanma, ezilme, gurbet, baskı gibi kelimeleri artık sadece kitaplarda görmelerini arzu ediyoruz.”
ÇocukluÄŸumun İstanbul’unda göç, gurbet, ‘horlanma’dan, ‘ezilme’den ve ‘baskı’dan uzak tutularak anılırdı. Sonra öyle bir hava estirilirdi ki, hep İstanbul’a göçülmüş, İstanbul’un sevecen ortamında hafiften gurbetler hissedilmiÅŸ; fakat İstanbul’dan… Türkiye’den hiç göç edilmemiÅŸ…
Pek öyle olmadığını edebiyatın tanıklığı gösterecek. Bir gün Refik Halid Karay’ın “Eskici” hikâyesiyle karşılaÅŸacağım. Orada Türkçe sürgündedir. Küçük bir çocukla ihtiyar bir eskicinin, birbirlerine Türkçe’de kavuÅŸmalarını anlatan hikâye, bizim kuÅŸağın gönlünü titretmiÅŸ olmalı ki, yaşıtlarıma “Eskici” der demez, o sıtma yine saltanat kurar. Meselâ, geçen yıl, “Eskici” üzerine Füsun Akatlı harikulâde bir deneme yazdı.
Refik Halid, İstanbul’dan, Türkçe’den göçenleri dile getiriyordu. 1970’lere iyice yaklaÅŸtığımızda, Füruzan unutulmayacak bir öykü yazdı ve o dönemin en güzel edebiyat dergilerinden Yeni Dergi’de yayımladı: “Edirne’nin Köprüleri”. Derin özlemlerle, “Kirazlar” hatırasını uyandıran “Edirne’nin Köprüleri” Türk hikâyesinin doruklarındandır. (”Dalları sokaÄŸa taÅŸan armut”u yazmadan önce, Füruzan’ın hikâyesini yeniden okudum ve yazarın o kadar ağırbaÅŸlı merhameti karşısında kalakaldım.)
Behçet Necatigil, Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü’nde, Parasız Yatılı maddesinde, “Edirne’nin Köprüleri”ni şöyle yorumlar:
“Edirne’nin Köprüleri’nde Yugoslavya göçmeni seksenlik bir ninenin (Âdile Hala) hayat hikâyesi, kız torunlarından biri tarafından, canlı göçmen aÄŸzı konuÅŸmalarla güçlendirilerek anlatılır. Anlatan kızın babası, iki yıl önce ölmüştür; mezbahalarda çalışan büyükamcası Hasan (ninenin ikinci oÄŸlu), yengesi Naciye, kızları Sabahat vb. İstanbul’da ÇarÅŸamba taraflarında bir evde, bırakıp geldikleri toprakların özlemi içinde, gene de memnun mutlu, iyi kaynaÅŸmış, sevgi saygı dolu bir aile çevresini oluÅŸtururlar.”
Öyledir, küçük umutlar bile vardır ‘yarın’ için. Fakat nasıl bir sızı bırakır, okunup bittiÄŸinde, “Edirne’nin Köprüleri”! Göçlerin sancısı bir türlü dinmez; hep o, “bırakıp geldikleri toprakların özlemi içinde”…
Balkanlar’da Türk Çocuk Åžiiri’nde, benden bir yaÅŸ küçük, Üsküp doÄŸumlu Suat Engüllü’nün -Behçet Necatigil inceliÄŸindeki- eseri, “Armut AÄŸacında Öten Kumrunun Anlattıkları” şüphesiz ki bir baÅŸyapıt. Sizlerle paylaÅŸmak için alıntılıyorum:
Dalları sokağa taşan armut ağacına,
Bir kumru gelip konardı her sabah,
Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen
İçli içli ötüşüne başlardı sonra.
Büyülü kızıllığıyla şafak sökerken,
Yine bir sabah erken erken,
Konuverdi armut ağacına kumru.
Bir hüzünlü bir hüzünlü öttü ki sormayın…
Henüz dağılmadan tedirginliği,
Kumrunun ötüşündeki hüznün,
Geldi dayandı kapıya / yelesi pırıl pırıl,
Yağız atın koşulduğu araba.
Belliydi, son haddini bulmuÅŸtu,
Kaç gündür evde süregelen telaş.
Çeyiz sandığı, konsol, sofra,
Döşekler, yorganlar, halılar,
Dört sandalya, baba yadigârı masa,
Ve birşeyler daha yüklendi arabaya
Apar topar.
Evde kimin yüzüne takıldıysa gözüm,
Hepsi üzgün, ağızlarına kilit vurmuş dersin.
Kucaklaşıldı, helallaşıldı sonra,
Sonra deh dedi sürdü arabayı arabacı.
Ardından yürüdüler ağır ağır, ezginlikle,
Ninem, babam, annem, halam ve oÄŸlu…
Anılarımdaki güllere bakılacak olursa
Aylardan mayıstı ve biz çocuklar,
Bakakaldık ardlarından, olanlardan habersiz,
Ama bir şey kopuyordu sanki içimizden,
İşte bu duyguyla uzun uzun el salladık.
Öğlene doğru ninem döndü,
Daha da kocalmış,
Babamla annem döndü,
Gözleri hâlâ nemli.
Şimdi sormanın vakti değildir diye,
İçimde büyüyen çocukça bir merakla
Bekledim, bir şey sormadım kimseye.
Halamla oğlu gelmediler o gün,
Gelmediler…
Ertesi gün de, daha, daha ertesi gün de…
Yedi yaşında bir çocuktum henüz,
Ve aklım kesmiyordu her şeyi belki,
Ama, İstanbul’un sözünü etmeleri,
Tiren demeleri yettiydi. Ne hikmet…
Dalları sokağa taşan armut ağacını,
Bir cömertliktir bürümüştü o yıl. Hayret!
Hep bekledik halamın oğlu gelir diye,
Gelir tırmanır diye bekledik,
Çocukça bir içtenlikle…
Oysa ne halam döndüydü ne de oğlu.
Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen,
İçli içli ötüşünü artık özlediğimiz
Kumru da gelip konmadı bir daha,
Dalları sokağa taşan armut ağacına.
Yalnızca çok duyarlı bir ÅŸiir mi? Yoksa, kara siyasetlerin sağırduyarlığına bir itiraz mı? (Gözümün önünden, bilmem neden, çocukluÄŸumun Kadıköyü bahçelerinden sokaklara taÅŸmış, dalları meyve dolu aÄŸaçlar geçip gitti, armutlar, erikler, kirazlar…)
İstanbul’daki halayla oÄŸlunun hikâyesi, “Edirne’nin Köprüleri”nde olduÄŸunca, küçük, kırık umutlar barındırdı mı? Yoksa, Muzaffer Buyrukçu’nun, göçmen ailesi romanı Kavga’daki gibi acılar mı kuÅŸandı? Åžair söylemekten uzak durmuÅŸ.
Günlerdir Suat Engüllü’nün ÅŸiiriyle yaşıyorum.
Balkanlar’daki -Makedonya’dan Gagavuzlar’a- Türkçe edebiyatın özlü incelemelerle deÄŸerlendirildiÄŸi bu iki antolojiyi, yüreÄŸi donmamış büyüklere de salık veririm. Engüllü’nün hikâye antolojisindeki “Lale” masalını da özellikle anarak.
16 July 2008, Wednesday SELIM İLERI
|