Anasayfa   İletişim  
Reklam  
-->
   
 
 
   
Google
   
   
    
 
 
 

 
 
 
 
 

50 yıldır ‘asude bahar ülkesi’nde... Yahya Kemal

50 yıldır ‘asude bahar ülkesi’nde... Yahya Kemal

MİRAÇ ZEYNEP ÖZKARTAL
Milliyet 26 Mart 2008

Türk edebiyatının en köklü isimleri arasında yer alır Yahya Kemal.
Şiirinin yeri ve yankıları sorgulansa da ne dil ustalığı ne de saf
şiir anlayışı tartışılabilir bugün. Ölümünün 50. yılı nedeniyle
Kültür ve Turizm Bakanlığı 2008’i Yahya Kemal’i Anma Yılı ilan
etti. Yıl boyunca çeşitli etkinliklerle anılacak olan Yahya Kemal, bu
vesileyle Milliyet Kitap’ın kapağına konuk oldu.
Türkçenin en büyük şairleri sayıldığında, sayan hangi kuşaktan olursa
olsun mutlaka Yahya Kemal’in adını anacaktır. Ölümünün üzerinden 50
yıl geçmesine rağmen, bugün çoğu dizesi ezberden okunan bir şair
olmak kolay değildir elbette.
Yahya Kemal’in ömrü de şiir yolunda işçilik yaparak geçer; evi de
ailesi de şiir olur. Türkçe onunla zenginleşir, şiir onunla halka
ulaşır. Dizeleri dilden dile dolaşır, en çok ezberlenen şairlerden
biri olur. Bunda şiirlerinin bestelenmesinin rolü de vardır kuşkusuz.
Üstelik yaşadığı sürece tek bir kitap dahi yayımlamaz. Şiiri
sonsuzluğa ulaşmak yolunda bir araç olarak gördüğü de söylenemez
zaten; “Bir kitap bırakırsam beni daha beş, on sene ananlar
bulunacak” diyecek kadar öngörüsüzdür şöhreti konusunda.
Ölümünün 50. yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı bu büyük şairimize bir
selam göndermek istedi ve 2008’i Yahya Kemal’i Anma Yılı ilan etti.
Yıl boyunca çeşitli etkinliklerle anılacak olan Yahya Kemal, bu
vesileyle Milliyet Kitap’ın kapağına konuk oldu. Böyle ‘ağır’ bir
konuğu ağırlamak kolay değildi; sözcüklere bu denli itibar eden bir dil
ustasını anlatmak da...
AMCANIN GENLERİ
2 Aralık 1884’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Kosova vilayetine bağlı
Üsküp’te doğar, Yahya Kemal ismiyle ünlenecek olan Ahmet Agâh. Baba
İbrahim 19, anne Nakiye Hanım 16 yaşındadırlar henüz.
Doğum, büyükanne Adile Hanım’ın konağında gerçekleşir. Genç baba,
evdeki Kuran’ın bir sayfasına şu notu düşer: “Mahdu- mum Ahmet
Agâh’ın dünyaya geldiği tarihtir. 14 Safer-ül-hayr, 20 Teşrin-i
sani 1300 Salı günü, saat on bir buçuk raddelerinde”.
Baba tarafı Niş’ten, anne tarafı ise Viranya’dan göç etmiştir
Üsküp’e. Anne Nakiye Hanım’ın amcası, Divan şiirinin son
temsilcilerinden Leskofçalı Galip Bey’dir. Ola ki büyükamcanın
genlerini taşır.
Çocukluğu, kendisinden iki yaş küçük kardeşi Reşat ile birlikte anne
tarafına ait çiftliklerin bulunduğu Rakofça’da geçer.
Altı yaşına geldiğinde okul çağı da başlamıştır artık. Yeni mektep adı
verilen mahalle okuluna gitmesine karar verilir; ancak daha ilk günden
sevmez bu okulu. İki yılın sonuna gelindiğinde tek bir harf dahi
öğrenememiştir. Aile, çareyi Yahya Kemal’i bu okuldan alıp Ahmet
Eyüp Paşa’nın Mekteb-i Edep’ine göndermekte bulur; ki  ne kadar
isabetli bir karar olduğu Yahya Kemal’in bu modern okuma yazma eğitimi
veren okulun en başarılı öğrencisi olmasından anlaşılır.
1895’te Üsküp İdadisi’ne yazılır. Bir de kız kardeşi olur bu
sırada: Rukiye. İki yıl sonra baba İbrahim Bey artık sıkıldığı
Üsküp’ten daha renkli bir kent olan Selanik’e taşınmaya
karar verir; ancak pek de ‘neşeli’ bir gidiş olmaz bu.
ANNEM YOK OLMADI!
Anne Nakiye Hanım’a verem tanısı konur bu sırada. Tedavisinin
Selanik’te daha iyi yapılacağı düşüncesiyle hızlandırılır taşınma
hazırlıkları. Denize bakan bir eve yerleşilir; baba adliye
müfettişliğinde işe başlar, Yahya Kemal Selanik İdadisi’ne
kaydedilir.
Ancak bu yeni kent ve yeni yaşam sarsar buluğ çağının başındaki Yahya
Kemal’i. Selanik’in Avrupai yaşam alışkanlıkları, çocukluğunun
geçtiği Üsküp’ün geleneksel- liğinden çok farklıdır.
Selanik günleri pek uzun sürmez aile için, annenin ısrarları üzerine
Üsküp’e dönerler. Fakat Nakiye Hanım’ın günleri sayılıdır artık.
Hastalığının teşhis edilişinden 5 ay sonra burada kaybeder hayatını. Bu,
13 yaşındaki Yahya Kemal’i derinden sarsar; yaşamı boyunca beraberinde
taşır acısını.
Annesinin ölümünü bir türlü kabullenemeyişi, yıllar sonra kaleme aldığı
şu satırlarda görülür: “Annemin yok olmasını istemiyorum. Annem yok
olmamıştır. O ruh olarak başka bir yerde yaşamaktadır. O vardır. Annem
varlığını sürdürüyorsa, demek bir ruhlar dünyası vardır. Görünmez, mane-
vi bir dünya...”
Baba İbrahim Bey, Nakiye Hanım’ın ölümünden bir yıl sonra
Selanik’teki Mevle- vi tekkesinin şeyhi Eşref Bey’in yeğeni
Mihrimah Hanım ile evlenir. Yahya Kemal ve Reşat babalarıyla yaşarlar,
annesi öldüğünde henüz üç yaşında olan kız kardeşleri Rukiye
anneannelerinin yanına gönderilir.
Aile parçalanmıştır artık, bir daha hiçbir zaman bir aileye sahip
olmayacaktır Yahya Kemal. Evin içindeki sıkıntılar nedeniyle yeniden
Selanik İdadisi’ne gönderilir.
İLK İLHAM REDİFE’DEN
Edebiyatı meslek olarak seçen pek çok yalnız ve mutsuz çocuk gibi
kitapların dünyasına gömülür. Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid,
Muallim Naci doldurur yaşamındaki boşlukları.
Yıl 1899 olmuştur artık ve şiir Yahya Kemal’in gönül tahtına
kurulmuştur çoktan. Gerçi ilk şiiri henüz 12 yaşındayken dökülmüştür
dudaklarından. Bir sünnet düğününde görüp vurulduğu Redife vermiştir ona
ilhamı.
Sonraları aruz vezniyle denemeler yapmaya başlar. Başında kavak
yellerinin estiği o dönemde, en beğendiği şair olan Muallim Naci’nin
bir gazelini alıp beşer dizeli kıtalar halinde geliştirir sözgelimi.
Lise yıllarında ‘Esrar’ takma adıyla yazdığı şiirler okul
çevresinde epey ün yapar.
1902 yılında, dönemin en itibarlı okullarından Galatasaray Lisesi’ne
kaydolmak üzere İstanbul’a gider. Ancak kayıtlar kapanmıştır,
annesinin akrabası Abdurrahman Paşazade İbrahim Bey’in Sarıyer’deki
köşküne yerleşir ve kaydını Vefa Lisesi’ne yaptırır.
Bu ev, sürekli konuklardan biri olan Hacı Arif Bey vesilesiyle müziği
bütün incelikleriyle tanımasını sağlar. Hatta Hacı Arif Bey,
şiirlerle haşır neşir olan 18 yaşındaki bu gençten Kalender üzerine
bir şarkı sözü yazmasını ister. Genç şair hiç ikiletmez ve şu dizeler
çıkar kaleminden:
“Bu hayatın elem ü derdini ta key şekelim / Ah gel bari Kalender’de
biraz mey çekelim / Hay ü huy-i feleğin rağmına heyhey çekelim / Ah gel
bari Kalender’de biraz mey çekelim.”
AVRUPA’YA KAÇIYORUM!
Vefa Lisesi’ne kaydını yaptırmıştır ama bir yandan da Galatasaray
Lisesi’ne kayıtların açılmasını beklemektedir bir umut. Bu günlerin baş
aktörü şiirdir elbette. “Rübab-ı Şikeste” sayesinde Tevfik
Fikret’i keşfeder. Muallim Naci, Abdülhak Hamid ve Recaizade
Ekrem’i ‘eskimiş’ bulur artık; Edebiyat-ı Cedide çok daha fazla
hitap eder şiir anlayışına. Malumat ve İrtika dergilerinde bu yeni
akımın etkisiyle yazdığı şiirleri yayımlanır.
Bu dönemde İbrahim Bey’in köşkünde karşılaştığı biri yaşamını
değiştirecektir: Serezli Şekip Bey. “Şekip Bey’in Paris
hakkında anlattıkları beni öylesine büyüledi ki, mektebe kaydolmanın
yerini Paris’e firar düşüncesi aldı” diye anlatacaktır ileride
dostlarına. Buradaki ‘firar’ sözcüğü, henüz 16’sında bir gencin
heyecan arayışından fazla anlamlar taşır 1903 İstanbul’unda.
Dönem II. Abdülhamit’in neredeyse herkesin peşine bir hafiye takıp
saraya jurnallettiği bir dönem. Eli kalem tutan, mürekkep yalamış bir
kesim Jön Türk hareketini başlatmış, Paris’teki özgürlük havası dilden
dile dolaşmakta. Ne işi ne gücü ne okulu ne de bir ailesi bulunan,
üstelik edebiyatın aşkına düşmüş bir genç için bu yolculuktan cazip
ne olabilir?
İşte Yahya Kemal de fazla düşünmeden atar kendini Messagerie
Maritime’in Memphis gemisine. Tek kelime Fransızca bilmeden hem
de... Aylardan temmuzdur.
Macera henüz Osmanlı topraklarını terk edemeden başlar. Selanik
limanında gizli polisle karşılaşır, gemiden inmesini isteyen polise
direnir. Hem de ne direnmek...
“Efendi, ben Avrupa’ya kaçıyorum, orada Sultan Abdülhamit aleyhinde
yazı yazacağım. Bu gemiden inmem, indirmek eliniz- deyse indiriniz”
cevabını duyan polis, bu sözleri dinlemiş olmaktan dahi korkarak bırakır
peşini.
TÜRKİYE’NİN TEŞEKKÜLÜ
Sonunda vardığı Paris’te Türk edebiyat ve fikir adamlarını bulur.
Ahmet Rıza, Sami Paşazade Sezai Bey ve Mustafa Fazıl Paşazade Mehmet Ali
Bey’in çıkardıkları Şura-ı Ümmet gazetesinde şiirleri yayımlanmaya
başlar. Bu şiirlerin konusu vatan ve ihtilaldir.
Bu sırada Meaux Koleji’ne yatılı olarak yazılır. Fransızcayı iyice
öğrendikten sonraki durağı ise Ecole Libre de Sciences
Politiques’in Dış Siyaset Bölümü olur. Buradaki hocası tarihçi
Albert Sorel, Yahya Kemal’in zihninde yeni kapılar açacaktır. Quartier
Latin’de bir pansiyona yerleşir ve günlerini Saint Michel kafelerinde
geçirmeye başlar.
Paris’te onu etkileyen düşünce gruplarından biri de anarşistler olur.
Özellikle devrin ünlü anarşistlerinden Jean Jaures’nin hiçbir
konuşmasını kaçırmaz. Ancak en çok etkisinde kaldığı isim,
Jaures’nin karşısında yer alan Albert de Mun olur.
Fransız ruhunun nelerden beslendiğini konu edinen Mun’un kendisi için
önemini şu sözlerle dile getirir Yahya Kemal:
“Mun, Fransa’nın teşekkülünü anlatırken, ben hayalen Türkiye’yi
düşünürdüm. Anadolu halkının maddi ve manevi teşekkülünü nasıl
yarattığını, hangi unsurların bu teşekküle karıştığını, Türk vatanının
Anadolu’da nasıl mayalandığını... Asıl halledilmesi gerekli meselenin
bu sualin cevabında olduğu neticesine vardım. Bu benim tarih ve devlet
görüşümün hareket noktası oldu.”
“Gerek tarihte gerekse şiirde zihnimin teşekkülünü bu döneme
borçluyum” dediği Paris yılları, ölümünden 50 yıl sonra da etkilerini
kaybetmeyen şiirlerinin tohumlarını atar.
Yıllar sonra “Baudelaire’cilik üstümde uzun zaman bir sıtma gibi
kaldı” diyeceği şairlerle tanışması da bu döneme rastlar. “Kötülük
Çiçekleri” ezberindedir. Ancak bir başka şairin etkisi daha
fazladır üzerinde: Jose Maria de Heredia.
Yahya Kemal, Heredia’dan dizeleri üzerinde işçi gibi çalışan titiz
bir şair olmayı öğrenir, bir de Yunan ve Latin şairlerin değerini.
“Türkçenin Eski Yunan sanatı gibi yalın, özentisiz, sade
güzelliğini” öne çıkarma amacı Heredia ile birlikte düşer
aklına.
Mina Urgan, “Usta olmasına usta, ama büyük şair değil” dediği Yahya
Kemal’i yerden yere vurduğu “Bir Dinozorun Anıları” adlı kitabında
Heredia’nın etkisine dair şu anısını aktarır. Yahya Kemal, Mina
Urgan’ın üvey babası Falih Rıfkı Atay’ın dostudur ve sıklıkla
evlerine konuk olur. Bir gün yeni yazdığı bir şiiri okumaya başlar
sofrada.
Henüz 12 yaşında olan Mina Urgan atılır hemen ve “Ama siz bunu Jose
Maria de Heredia’dan almışsınız” der, “Ancak ilaheleri mermerden
yapacağınıza tunçtan yapmışsınız, kahramanları da tunçtan yapaca- ğınıza
mermerden yapmışsınız.” Yahya Kemal’in ne cevap verdiğini aktarmamış
ne yazık ki...
Fransız şiirini tanımaya başladıkça dönemin Türk şiirindeki Fransız
etkisini fark eder şair. Böylece yeni akım adı altında yazılan şiirlerin
özündeki taklidi keşfeder ve yeni bir söylemin arayışına girer.
Bu arayışı ise geçmişe, Divan şiirine dönerek yapar. Özellikle de Nedim
dönemi aydınlatır zihnini; “Zamanımıza en yakın ve birçok yönlerden
ulusal” tanımlaması yapacaktır bu dönem şiiri için.
DOĞULU RUH, BATILI AKIL
Yahya Kemal’in Paris serüveni, Meşrutiyet’in ilanından dört yıl
sonra sona erer. Henüz 16 yaşında, bir bilinmeyen doğru yol almak için
terk ettiği ülkesine, 28 yaşında ve şiirde Türk kimliğine ulaşmayı şiar
edinmiş olarak döner.
Paris’te girdiği edebiyat çevreleri ve araştırmaları sayesinde
çağdaşlarının aksine Batı’nın bir taklitçisi olmaktan
kurtulmuş, ruhu Doğulu, aklı Batılı bir şair olarak özgün bir şiirin
kapısında duruyordur. O kapıdan içeri girmesi uzun sürmeyecektir
elbette. Zaman zaman Mina Urgan’ın yakala- dığı etkilerin görülmesi
ise doğal sayılabilir.
O yıllarda İstanbul’un edebiyat yaşamında çeşitli akımlar hüküm
sürmektedir. Gazel ve aruz vezni, Batı’ya dönme niyetiyle terk
edilmek üzeredir. Başında Ziya Gökalp’in bulunduğu Hececiler, halk ağzı
konuşmaları taşır şiirlerine. Yahya Kemal Paris’e doğru yol alırken
gündemde ve yenilikçi olan Servet-i Fünun ve onun az da olsa uzantısı
Fecri Ati akımları ise çoktan eleştirilere uğramaya başlamıştır.
Servet-i Fünun’un şiire soktuğu Arapça ve Farsça sözcüklerin
karşısında yer alan Hececiler, dili yeniden Türkçülük akımına
bağlama çabasındadır.  Yahya Kemal ise İstanbul’a döndüğünde bir
elinde gazel diğerinde antik Yunan şiirini taşıyordur.
Nev Yunanilik (Yeni Yunancılık) adı verilen bu düşünce akımını takip
eder; kendisini destekleyen arkadaşı ise Yakup Kadri olur. Eski Türk
edebiyatının İran etkisinde gelişmesine karşılık, ilerlemek için Eski
Yunan’a dönmeyi öngörür bu akım. Çağdaş edebiyat yüzünü Avrupa’ya
dönmek adı altında yanlızca Fransız edebiyatına odaklanmıştır. Oysa
Avrupa düşüncesinin özü Eski Yunan’da yatmaktadır.
GEÇİCİ MESKENLER
Her ne kadar sonraki yıllarda çeşitli ideolojik gruplar tarafından
sahiplenilse de Yahya Kemal’in şiirlerinde bir düşünce sisteminin
propagandasını yaptığı iddia edilemez. Ne Doğu reddedebilir onun şiirini
ne Batı. Ne geleneksel etiketi yaraşır şiirine ne de modernist. Durduğu
yeri yine en güzel kendisi anlatmıştır zaten:
“Ne harabi, ne harabatiyim
Kökü mazide olan atiyim.”
Paris dönüşünde yaşamının sonuna kadar sürdüreceği ‘geçici mesken’
alışkanlığı başlar. Önce Paris’ten tanıdığı Şeifk Esat’ın
Divanyolu’ndaki evinde, sonra Kıbrıslı’ların Kandilli’deki
yalısında, ardından da Yakup Kadri’nin annesiyle birlikte oturduğu
Kızıltoprak’taki evinde yaşar.
Bu arada Darüşşafaka’da tarih ve edebiyat dersleri verir. Şiir
dünyasında bir adı vardır artık. “Ruhumda, ahlâkımda, zevkimde,
dilimde, sanatımda en büyük etkiyi o yapmıştır” dediği Tevfik Fikret
ile de dost olur. Her ne kadar Fikret’in şiirinden epeyce uzaklamış
olsa da, saygıda kusur etmez bu büyük şaire. Ancak Tevfik Fikret’in
İstanbul’a ağır bir sövgü içeren “Sis” adlı şiirine karşılık
“Bir devri lânetiyle boğan şairin Sis’i” dizesini içeren “Siste
Söyleniş” şiirini yazmadan da edemez.
ATATÜRK İLE DOSTLUK
1914’e gelindiğinde Yahya Kemal’e göre imparatorluk çok yanlış bir
karar verir ve I. Dünya Savaşı’na girer. Savaşın ardından gelen malum
gelişmeleri yakından takip eden Yahya Kemal’in Kurtuluş Savaşı’nı ve
Mustafa Kemal Atatürk’ü destekleyen yazıları art arda yayımlanır.
Anafartalar Zaferi’nden beri bağlı olduğu Mustafa Kemal Paşa ile, I.
Dünya Savaşı sürerken Büyükada’da tanışmışlardır.
Edebiyatın baş köşede olduğu bu dostluk ilerler, cumhuriyetin
kuruluşunun ardından da devam eder. Artık Çankaya sofralarında yerini
alan, Atatürk’e kendi şiirlerinin yanı sıra Fransız şairlerin
eserlerini okuyan bir dost olur Yahya Kemal. Hatta Çankaya’daki
kitaplığa pek çok eser onun önerileriyle alınır.
Atatürk’ün, fikirlerine güvendiği Yahya Kemal, Lozan barış
görüşmelerine danışman olarak katılır. Cumhuriyetin ilk yılında
ise Urfa milletvekili olarak yerini alır Meclis’te. Üç yıl sonra da
elçilik göreviyle Varşova’ya gönderilir. İstanbul hasreti o
yıllarda girer şiirlerine, “Zihnim bu şehirden, bu devirden çok
uzakta / Tanburi Cemil Bey çalıyor eski plakta” dizelerini bu şehirde
kaleme alır.
Varşova’nın ardından orta elçilik göre- viyle gittiği Madrid ise
“Endülüs’te Raks” şiirine kaynak olur. 1932 yılında birden bire
Madrid’den ayrılır ve Paris’e gider. Kimilerine göre daha iyi bir
görevi hak ettiğini düşünüyordur kimilerine göre ise gezip eğlenmeye
düşükünlüğü nedeniyle dışişleri ile arası açılmıştır. Her iki durumda da
sonuç değişmez: Adres dahi bırakmadan ayrılmış bir elçiyi bakanlık
istifa etmiş sayar.
Bir yıl kaldığı Paris’ten İstanbul’a dönüşünde yeniden Meclis’e
girer, bu kez Yozgat milletvekili olarak. Bu görevi, Tekirdağ ve
İstanbul milletvekillikleri izler. Ancak hiçbir gün etkin olmaz
siyaset sahnesinde.
EVLİ KADINLARLA AŞK
Biraz geriye gidip, şairin 30’lu yaşlarına dönersek... Artık mesleği
olan, şiir çevrelerinde de itibar edinmiş bir isimdir. Tam da bu
sıralarda aşk kapısını çalar. Ne var ki evli bir kadındır gönlünü
çelen: Ressam Celile Hanım; Türk şiirinin bir başka büyük isminin,
Nazım Hikmet’in  annesi... Celile Hanım aşkı için kocasını terk etmeyi
göze alır, ancak Yahya Kemal ‘aile kuracak maddi ve manevi durumda
olamadığı’ gerekçesiyle özür diler aşkından.
Yaşadığı ikinci aşk da -tesadüf müdür bilinmez- evli bir kadınla olur.
Diplomat Şevket Fuat Bey’in karısı Melek Celal Sofu. Belki de kendinde
aile kurma cesareti bulamadığından seçiyordu evli kadınları, kim bilir.

Melek Hanım’dan sonra yaşamına pek kadın girmez. Yaşamının sonuna
doğru bu kararından duyduğu pişmanlığı itiraf eder dostlarına,
yalnızlığı bir zuldür artık.
1921 yılında, aralarında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın da bulunduğu
öğrencileriyle birlikte Dergah dergisini çıkarır. Döneminin en iyi
edebiyat dergisi olan Dergah’ın işgal İstanbul’unda yüklendiği bir
diğer misyon da Milli Mücadele’yi desteklemektir.
Yeni yetişen şairlerden desteğini esirgemez Yahya Kemal, onlar için bir
yol gösterici, bir önder olur. Şiirin ne olduğunu anlatmakla kalmaz,
kendi şiiriyle de örnekler bunu. Bu anlamda tutarlı bir öğretmendir.
Fikri ile zikri buluşur.
Ancak bu buluşma biraz meşakkatli, çokça da bekleyişli gerçekleşir
daima. Zira şairin doğru sözcük için günlerce, hatta haftalarca uğraşması
ün salmıştır. Bu titizliği o raddelere varır ki, bir şiiri tamamlaması
birkaç yıl bile sürer. Bu nedenle olsa gerek, sağlığında kitaplaşmaz
eserleri. Ancak 1959 yılında Nihad Sami Banarlı önderliğinde kurulan
Yahya Kemal Enstitüsü tarafından kitaplaştırılır şiir ve yazıları.
“Türk Edebiyatında Yahya Kemal” adlı kitabın yazarı, şairin dostu
Cahit Tanyol; Yahya Kemal’in bu titizliğinin eskilerin inandığı ilham
kavramını rotadan kaldırdığını söyler, ona göre şiire “İlham yerine
sezgiyi, işçiliği, duygu bütünlüğünü” getirmiştir.
DOĞRU SÖZCÜK PEŞİNDE
Mallarme’nin “Şiir sözcüklerle yazılır” cümlesini sık sık
yinelemesi de Yahya Kemal’in çalışma yöntemini ele verir. Doğru sözcüğü
bulmak aylar sürse de madenden elmas çıkarır gibi uğraşmak gerekir.
Dizeler daima kafasında yoğrulur. Yürürken, sohbet ederken, ders
verirken zihninde şiire ait olan mekanizma doğru sözcüğü arar durmadan.

15 yılda tamamladığı “Açık Deniz” şiiri üzerine söylediği sözlerle
yavaş yazmasının nedenini açıklar:
“Şiir duygusunu dil biçimine getirinceye kadar yoğurmak, onu çok
toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, mısra sanki duygunun ta
kendisiymiş gibi okura içten bir duygu vermek. İşte bunu özlüyordum.”

Beyitten mısraya geçişin de temsilcilerindendir aynı zamanda; “Mısra
haysiyetimdir” sözüyle anlatır şiir anlayışını.
“Şiir duygusunu dil biçimine getirmek”... Duygunun dil haline
gelmesi... Yahya Kemal’in sırrı burada olsa gerek; dili duygudan ayrı
tutmaması, dil uğruna duyguyu, duygu uğruna dili feda etmemesinde.
Oyuncaklı anlatım derdiyle samimiyetten ödün vermemesinde; şiir namusuna
halel getirmemesinde.
Özellikle de hamasi bir söylem tutturup bağımsızlığını yeni kazanmış
bir milletin zaaflarını edebiyata alet etmemesinde.  Oysa ‘vatan’
kavramı sıklıkla yer alır Yahya Kemal şiirinde. Yaşadığı dönemde
rahatlıkla propagandaya dönüşebilecek bu konuda edebiyatı güncele
kurban etmemeyi başarır şair.
Dillere pelesenk olmuş “Akıncılar” gibi şiirlerinde bile okura
yansıyan vatanperverlikten önce edebiyat ve dil lezzetidir.
MEKTEPTEN MEMLEKETE
Yahya Kemal’in vatan algısı da tıpkı şiir algısı gibi Avrupa’da
şekillenmiştir. Paris’te geçirdiği yıllarda özümsediği fikirlerin,
içinde yaşadığı topraklara uyarlanması gerektiği düşüncesiyle bir makale
kaleme alır Kültür Haftası dergisinde. 1956 yılının Ocak ayıdır. Konu
“Mektepten Memlekete”dir; yani Avrupa kültürünün mektebinde
öğrenilenlerin memlekete uyarlanması.
Büyük yankı uyandıran makalede, “A- maç bizim ulusallığımızdır”
der: “Onun Avrupa uygarlığı içinde, tıpkı öteki uygarlıklar gibi bir
kimlik oluşudur. İşte bu gereksinmeyi duyan Türkler’in mektepten
memlekete gelmeleri ve memleketi Türk edebiyatının çerçevesi haline
getirmeleri gerekir.”
1940’larda yeni Türk şiiri ilerlerken kendisi bu yeni şiire uzak
durur, hatta güçsüz bulduğu genç şairleri suçlar. Onu devamlı
eleştirdiklerini ancak ortada kendisinkinden iyi şiir olmadığını
söyler.
GENÇ ŞAİRLERİN FİKRİ
Onu eleştiren bu gençlerden biri de edebiyat yaşamına Dergah dergisinde
adım atan Nurullah Ataç’tır. Ataç’a göre Türk edebiyatında Batı
sanatını ilk kez gereğince kavramış ve taklitten öteye geçip Batılı bir
Türk şiiri kurmuştur Yahya Kemal. Konuşulan dile en başarılı şiiri
yazmış, biçim kaygısını geri getirmiştir. Ancak bunu yaparken
şiirin ufkunu genişletememiş, yalnızca bulduğu malzemeyi işleyip
inceltmiştir. Bu nedenle de bir başlangıç değil, sondur Ataç’a göre.
Genç şairlerden gelen sert eleştiriler, Kaynak dergisinin 1950 yılında
düzenlediği soruşturmayla devam eder.
İlhan Berk, “Yahya Kemal bugünün şairi olmadığına göre, Türk
devriminin şairi hiç olamaz. (...) Yahya Kemal’i bugün için savunmak,
Osmanlı İmparatorluğu’na özenmek, onun dirilişine yardım etmektir”
diye yazar. Salah Birsel daha serttir: “Bence Yahya Kemal, Haşim’le
kapanan Divan şiirinin kapısını haksız yere kurcalayan bir şairdir.”
Attila İlhan ise şairin dünya görüşüne yöneltir eleştirisini: “Neresi
devrim şairi? Bunca yıllık yaşamını bir meraklı çıkıp kurcalasın ve bana
pir aşkına devrimci tek hareket, devrimci tek dize göstersin. (...) Onun
yalnız kökü değil, ayağı da, başı da her şeyi de geçmiştedir. Oysa Yeni
Türk şiiri ayaklarını yere basmıştır. Ve sanat geleceğe yürüyen
halkların emrindedir.”
ŞİİR İŞÇİSİ
Yeni edebiyat çevrelerinin bu tepkileri üzer Yahya Kemal’i. Bu
nedenledir ki 65. yaşı için Edebiyat Fakültesi’nde yapılan kutlama onu
hem şaşırtır hem de çok duygulandırır. “Türk şiirinin bir köşesinde 40
yıl bir kuruntuya kapılarak çalışmış bir işçi” tanımlamasını
kullanacak kadar edebiyata vakfetmiştir kendini.
Ailesi dizeler olur ömrü boyunca, şiirleridir akrabaları. Onların
dışında yalnızca dostları vardır. Yaşamı boyunca ne evi olur ne
de kitabı. Ne kendine ne de şiirlerine mesken edinir. Belki hep bir arayış
içinde olmasından, ‘bulmayı’ bir son kabul etmesindendir.
İlişkilerinin sonunu getiremez, şiirlerinin sonu ise yıllarca
bekler bazen.
Çeşitli dostlarının evleri ve elçilik rezidanslarından sonra yaşamı
Park Otel’de geçer. 1936’dan 1958’de ölümüne kadar burada, 162
numaralı odada konaklar. Bir otelde yaşamak, yalnızlığına derman olur
belki de. Yaşamı boyu taşıdığı kalabalıklar içindeki yalnızlığa en uygun
mekanlardır otel odaları.
Oysa iki kardeşi vardır büyük şairin. Ancak ne kardeşi Reşat ile ne de
henüz hayattayken babasıyla yakınlık kurar. Arayıp sormaz ailesini. Son
anına kadar birlikte olduğu arkadaşları Adnan Adıvar, Ahmet Hamdi
Tanpınar, Mustafa İnan, İhsan Kongar, Cahit Tanyol, Münir Nurettin
Selçuk, Behçet Kemal Çağlar ile paylaşır günlerini.
ASUDE BAHAR ÜLKESİ
1958’e gelindiğinde ciddi sağlık sorunları başgösterir. Sebebi
bulunamayan bağırsak kanamaları nedeniyle hastaneye yatar. Uzun süre
tedavi görse de iyileşemez ve 1 Kasım 1958 günü Cerrahpaşa
Hastanesi’nde veda eder yaşama. Cenazesi 3 Kasım’da Fatih
Camii’nden kalkar. Rumelihisarı’ndaki mezarında, “Rindlerin
Ölümü”nden dizeler karşılar ziyaretçileri:
“Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde; / Gönlü her yerde buhurdan
gibi yıllarca tüter. / Ve serin serviler altında kalan kabrinde / Her
seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.”
EDEBİYATÇILAR YAHYA KEMAL’İ ANLATTI
Talât S. Halman  “ŞİİRİ TAC MAHAL’İN KARŞILIĞI”
Edebiyat tarihçiliğimizin hatalı ve sıkıntılı yaklaşımlarından biri çok
yönlü yazarlarımızı tek terimle tanımlamaya çalışmak olmuştur. Yahya
Kemal’i yalnızca ‘son Divan şairi’, ‘neo-klasik şair’ gibi
göstermek bu tür sınırlamalar arasındadır. Yahya Kemal, modern
şiirimizin bazı ileri aşamalarını içeren yenilik- lerin yaratıcısı
olmuştur.
Beyatlı’nın atılımı, ‘ideal şiir’i yaratma çabası olarak
tanımlanabilir. Eserleri, bu estetik yöntem açısından incelenmeyi
beklemektedir.
Yahya Kemal, gerek nazım zevki gerek tarih ve tabiat anlayışıyla bir
simetri şairiydi. Asude bir varlık düzeninde, tenasüp, intizam, ahenk ve
tenazur mükemmelliği ülküsüne bağlı kalmıştı. His ve heyecanları hep
denge içindeydi. Türler arasında benzerlikler aramak her zaman doğru
olmayabilir ama, ben inanı- yorum ki Beyatlı’nın şiir mimarisi Tac
Mahal’in şiirdeki bir karşılığıdır.
Beyatlı estetiğinde eda ile seda, iki has ve halis özelliktir. Bunu
‘mimari’ ile ‘musiki’nin karışımı diye tanımlamak yanlış
olmaz.
Yeni Türk klasisizminin üstadının estetiğinde ‘h’ ile başlayan
birkaç terim ö- nemli rol oynamıştır: his, haz, huzur, hatıra, huşu,
hayal, hakikat... Yahya Kemal, Divan şiirinin devamı olarak kalmamış,
modern şiirin bazı yeniliklerini kendine özgü bir estetik olarak
geliştirmiştir.
Cevat Çapan  “EVRENSEL EDEBİYAT ÖRNEĞİ”
Yahya Kemal, Türk şiirinin büyük geleneği içinde evrensel şiir kültürünü
özümsemiş,
Doğu’dan ve Batı’dan öğrendikleriyle anadilinin anlatım
zenginliklerinden yararlanarak yeni bir şiir dili yaratmış önemli bir
ustadır. Şiirin Doğu ve Batı kaynaklarını tanıdıktan sonra kendi
kimliğini bulan ve bunu tutarlı bir biçimde sürdüren bir usta. “Kökü
mazide âti” sözü onun için hiç de basit bir övünme değildir. Kendi
kişisel yaşantılarını benzersiz bir tarih bilinci ve duyarlıkla dile
getirebildiği için  evrensel bir edebiyatın başarılı örneklerini
vermiştir. Özellikle “Kendi Gök Kubbemiz”de. Özde yoğun duyguya,
biçimde bütünlüğe önem veren şiir anlayışıyla sanatının geçmişle gelecek
arasında sağlam bir köprü kurduğunu görmezden gelemeyeceğimiz büyük bir
öncüdür Yahya Kemal.
Konur Ertop  “ŞİİRİ BUGÜNÜN OKURUNA UZAK”
Yahya Kemal’in şiiri geçmişin ustalıklı bir yapıtıdır. Bugün
yaşadığını kabul etmek ise güçtür.
Yahya Kemal’in şiirleri yarım yüzyıl önce bir büyük gazetede
yayımlanıyordu. Sıradan insanlar bunları kesip cüzdanlarında
taşıyordu. Bugün bu ilginin sürdüğü söylenemez. Onun şiiri yazıldığı
günde önemliydi.
Geçmişle hesaplaşarak onun yerine yeniyi, ileriye açık olanı koymuş
değildir. Kendisinden sonraki şiiri beslememiş, yeni duyarlıklara
seslenememiştir.
Örneğin İlhan Berk Ahmet Haşim’den, Edip Cansever Ahmet Muhip’ten
etkilendiklerini anlatırlar. Yahya Kemal, gelenekten yola çıkıp kendi
yapıtını oluşturmuştur.
Ancak bugün elbette onu yeniden keşfeden, yorumlayan, şiirini onun
üstüne kuran yeni bir ozan gelebilir. Ne var ki o şiir, okura da
yaşayan şiire de uzaktır.
Beşir Ayvazoğlu  “HÂLÂ GÜNCEL HÂLÂ ÖNEMLİ”
Ölümünün üzerinden elli yıl geçmiş olmasına rağmen, Yahya Kemal isminin
hâlâ çeşitli vesilelerle sık sık zikredilmesi, gazete ve dergilerde
hemen her gün onunla ilgili atıflara, dedikodulara rastlanması, kitap
çapında çalışmaların çoğalması ve bir yıl boyunca anılacak olması,
gerçekten önemli bir hadisedir.
Bugün Yahya Kemal’i tartışıyorsak, onun iki yüz yıldır yaşadığımız
kimlik krizi hakkında doğru sorular sormuş, daha da önemlisi, bu
sorulara doğru cevaplar vererek kritik bir dönemde önemli bir misyonu
üstlenmiş olmasındandır.
Bana sorarsanız, Yahya Kemal ve onun düşüncesini zenginleştirip
çeşitlendirerek devam ettiren Ahmet Hamdi Tanpınar hayatî bir
ilkenin altını çizdiler: Kültürün varlık şartı sürekliliktir. Biri bunu
‘imtidad’, diğeri ‘devamlılık’ kavramı ve ‘devam ederek
değişmek, değişerek devam etmek’ ilkesiyle ifade etmeye çalıştı.

Bugün geçmişimizi sırtımızda ağır bir yük olarak geleceğe taşımak için
çabalayıp duruyoruz. Hâlbuki yapılması gereken, onu bir itici güç
haline getirmektir. Yahya Kemal hâlâ bunun için çok önemli. Şiiri ve
düşüncesiyle, içinden geldiğimiz, derinlerde çalışarak yüz
çizgilerimizi belirlemeye devam eden, zorla koparıldığımız kültüre
yeniden ulaşabileceğimiz kanallar açtığı için hâlâ ‘güncel’dir ve
hâlâ konuşulmakta, tartışılmaktadır.
Tahir Abacı YAHYA KEMAL ŞİİRİ VE MÜZİK
Yahya Kemal, ‘vatan’ı ‘mektep’te öğrendiğini söyler.
‘Mektep’ Paris ve Fransa’dır. Orada ‘millet’ kavramının
teorisini yapan düşünürlerden eğitim almış, o bilinçle Divan şiirini
incelemeye başlamış, bu arada erken dönemini bitirip yeni bir döneme
geçmekte olan modern şiiri tanımış, ama ‘gecikmiş klasik’ dediği
Parnasçı şairlere daha çok yakınlık duymuştur.
Parnas akımı, sanatı, özellikle de görsel sanatları kutsayan bir akım.
Yahya Kemal, Avrupa sonrası gözüne hayli geri görünen İstanbul’da
yapamayacağı düşüncesine kapıldığı bir sırada, Tanburi Cemil Bey ve
diğer müzisyenleri dinlediğini, ‘vatan’a bu ‘altın kapı’dan
geçerek döndüğünü hissettiğini yazar.
Böylece Divan şiirinden sonra ikinci bir temsil öğesi olarak müziği
benimser. Buna İstanbul mimarisi ve biraz geriden hat sanatı da
eklenince, Türklerin Anadolu’ya girişiyle kurulmaya başladığını,
İstanbul’un el değiştirmesiyle ivme kazandığını varsaydığı uygarlığı
dört ayak üstüne oturtmuş olur.
“Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’da Müzik” adlı kitabımda
örneklediğim üzere, onun sanatsal öğelere verdiği bu temsil değeri,
Parnas akımından etkilenmiş olmasının getirdiği  bir ‘ikâme’dir aynı
zamanda. Osmanlı’da görsel sanatlar yeterince gelişmediği için, yerine
şiir, mimari ve özellikle de müziği ikâme etmiştir.
“Çok insan anlıyamaz eski musikimizden / Ve ondan anlamıyan bir şey
anlamaz bizden” dizelerini söylediği zaman, sadece Itri’nin, Hâfız
Post’un, Dede Efendi’nin müziğinden etkilenmiş biri olarak değil,
‘kendi gökkubbemiz’in dayanaklarından birinden söz eder gibi
konuşmaktadır.
Bir başka şiirinde Itri’nin ‘neva-kâr’ını Osmanlı ordularının
seferlerinin ve bu yolla kurulan uygarlığın fon müziği, hatta ufku, ışığı
gibi sunar.
Tanpınar, günlüğünde “Yahya Kemal’in şark musiki zevki ve muhabbeti
zannetmem ki benimki gibi olsun” derken bir bakıma haklıdır. Çünkü
Yahya Kemal’de müzik uygarlık temsilini ve ‘bezm-i mey’ kutsamasını
aşarak somut hayata bir türlü intikal edemez. Bu intikali de Tanpınar
romanlarıyla yapmıştır. Her ikisi de, müziğe verdikleri önem ve değer
açı- sından benzersizdirler.
ŞİİRLERİ
AKINCI
Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: İlerle!
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kaafilelerle...
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan.
Bir gün yine dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla...
Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hâtıra titrer gözümüzde!
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik,
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
BİR BAŞKA TEPEDEN
Sana dün bir tepeden baktım azîz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sâde bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyâda,
Lâkin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim, en hoş ve uzun rü’yâda
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.
SESSİZ GEMİ
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyâhatten elemli,
Günlerce siyâh ufka bakar gözleri nemli.
Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayâtın ne de son mâtemidir bu!
Dünyâda sevilmiş ve seven nâfile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmiyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.
YAHYA KEMAL YILI ETKİNLİKLERİ
2008’in Yahya Kemal’i Anma Yılı ilan etmesi nedeniyle çeşitli
etkinlikler düzenleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Yahya Kemal
Enstitüsü işbirliğiyle, eylül ayında yayımlanması planlanan bir anma
kitabı hazırlıyor şair için. Anma yılı çerçevesinde şairin bestelenmiş
şiirleri de CD formatında yayınlanacak, şiirlerinden yeni besteler
yaptırılacak. Şairin yaşadığı mekânlara plaket konulması da planlanıyor.

Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi ise 2008 Dünya Şiir
Günü’nü Yahya Kemal’e ayırdı. 21 Mart saat 21.00’de
Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Konser
Salonu’nda yapılacak etkinlikte Prof. Dr. İskender Pala “Yahya
Kemal Şiiri ve Aşk”, Dr. Yılmaz Karakoyunlu “Yahya Kemal’de Şiir
ve Şarkı” başlıklı konuşmalar yapacak; Yıldız Kenter ve Hilmi Yavuz
Yahya Kemal şiirlerini seslendirecekler. Kültür ve Turizm Bakanlığı
Klasik Türk Musikisi Korosu ise şairin bestelenen şiirlerini sunacak.
Hacettepe Üniversitesi de 25 Mart saat 13.30’da yapacağı Ölümünün 50.
Yılında Yahya Kemal toplantısıyla katılıyor bu yıla. Toplantının
konukları yazar Mustafa Şerif Onaran ve tiyatrocu Rüştü Asyalı.


 

 
Nutuk (Sesli ve Görsel)
 
Etkinlik Takvimi
Nisan , 2024
PzrPztSalÇrşPrşCumCts
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30
 
 
 
 
 
Copyright Aralık 2002 © balkanpazar.org
tasarım ve uygulama Artgrafi.net